NECLA PEKOLCAY VE MAZMUNUN ANAHTARI » Ayşe Akay Resmi Web Sitesi - Şair, Edebiyat, Şiir, Makale, Şiirler, Edebiyat Ödevleri, Kitap Özetleri
   
 
Arama
AyşeAkay.Net » Makaleler » NECLA PEKOLCAY VE MAZMUNUN ANAHTARI
AnaSayfa
İletişim
Özgeçmiş
RSS 2.0
Anı
Deneme
Edebiyat
Fotoğraflar
Hikayeler
Kitap Özetleri
Makaleler
Şiirler
Şiir Dersleri
 
 
Ağustos 2011 (1)
Şubat 2011 (2)
Temmuz 2010 (1)
Haziran 2010 (1)
Mayıs 2010 (2)
Nisan 2010 (2)
 

 
 
 
  NECLA PEKOLCAY VE MAZMUNUN ANAHTARI
Kategori: Makaleler
Gönderildiği Tarih: 2-03-2010, 11:05
[size=3]Divan şiirinin son dönemlerde tartışma konusu haline gelen en önemli konularından biridir mazmun. Mazmun kelimesinin sözlük anlamı “ödenmesi gereken borç; muhteva; mana, kavram; nükteli veya cinaslı söz; klişe söz; dolaylı anlatım” olarak yer alır. Sözlük anlamı dışında mazmun hakkında birçok yazar ve şair tarafından farklı tanımlar yapılmıştır hatta bazen tam olarak tanımını yapamayan şair ve yazarlar da olmuştur.


Biz bu makalemizde Necla Pekolcay’ın “İslâmî Türk Edebiyatı Tedkik ve Metodların Genel Esasları ve Mazmun Anahtarları” eseriyle mazmuna bakış açısını inceleyeceğiz. Bunun öncesinde değişik yazarların mazmun hakkındaki düşüncelerini görmekte fayda var.


Cevdet Kudret Solok; “Divan ozanı, ortaklaşa kullanılan mazmunlarla öteki ozanlardan başka türlü söyleyen sanatçıdır. Ama denecek ki sözlük sayısı çoktur, mazmun sayısı ise sınırlıdır. O yüzden çeşitlilik olanağı azdır. Bu sınırlılık, yalnız mazmun için değil, daha önce andığımız ölçek, nazım biçimi ve konu için de geçerlidir. Divan şiiri işte bu sınırlılıktan doğan güçlüğü yenerek zaferinin tadını çıkarmaya çalışır gibidir.” (Solok; 1975: s.651)


Ali Nihad Tarlan; “Divan edebiyatında, hemen dâimâ, kelimelerin basit manâları altında asırlar boyu o kelimelerin yüklendiği fikirler, duygular ve hayâller vardır. Bunları şâirler çeşitli yerlerde kullanarak her birine ayrı bir manâ, duygu ve fikir ilâve etmişlerdir. Bu suretle o kelimeler, imajlar okuyanların uzvî ve dimağî bünyelerine, hayat seyirlerine göre türlü imtizâçlar yaparak, aşağı yukarı herkeste ayrı bir ruh hâleti, duygu husûsiyeti vücûda getirir. Basit teşbihler bir tablo mekanizması içine girerek gittikçe daha derinleşince, bu tenevvü’ler daha da genişler.” (Necdet; 2004: s. 100)


Ali Nihad Tarlan Divan Edebiyatında Sanat Telâkkisi adlı makalesinde şöyle der: “…Bu derece dar ve muhayyen sahaya onlar, en orijinal hayat safhalarını, tabiat manzaralarını koymayı bilmişlerdir. Eğer o şairleri sathî bir nazarla okuyup geçersek, hiçbir şey anlayamayız. Yani manâlarını vererek, mefhumu anladık zannederek geçersek! İş bununla hiç bitmez. Orada her kelime, ayrı bir manâ ifade eder. Ya bu manâ bir hendesî tezahürdür, ya gizli mazmûndur, ya bir tabiat manzarasını tasvirdir, ya bir âdete, ananeye temasdır, ya bir tevriye sanatı ile bize ikinci bir hayal ufku açar. Fakat bunlar, birer kelime ile işarettir.” (Necdet; 2004: s. 106)


Hilmi Yavuz; “Evet, simgeci: mazmunlar sistemi, burada sözcükle onun gösterdiği kavram arasında nedensel bir bağlantı olduğunu koyuyor ortaya. Buhur-u Meryem çiçeği, doğurganlığı simgeliyor örneğin. Mazmunlar sitemi, nedenli benzeşim bağıntısına dayanan terim çiftlerinden oluşuyor. Saç deyince yılan’ın, yüz deyine ay’ın, kirpik deyince ok’un terim çiftleri oluşturmaları mazmunlar sisteminin eğretileme dolayımında kurulduğunu gösteriyor.” (Yavuz; 1987: s. 261)


Şener Demirel; “… Bu başarı için kelimeleri sadece sözlük anlamlarıyla kullanarak ulaşan Divan şairi, her kelimeye farklı farklı fonksiyonlar yükleyerek divan şiiri geleneğinin belirlediği –bazen şairin kendisinin de bulduğu– orijinal semboller, imajlar ve mazmûnlar ışığında hedefine ulaşmaya çalışır.” (Demirel; s. 119)


Beşir Ayvazoğlu; “Böyle bir sistemde şair, bir kelime büyücüsüdür. Kelime, duygusal yükü ancak alelade konuşmalarda yüklenmektedir; şairin eline geçtiği zaman artık her biri bağımsız bir varlıktır. Bu kelimelere istese de can sıkıntılarını, ihtiraslarını, ihsaslarını söyletmeyen şairin şahsiyeti, eserinde bir mimarın şahsiyeti ne kadar yer alıyorsa o kadar yer alır.” (Ayvazoğlu,1989:143)


II. GELİŞME:


Divan şiiri bizde 13. yüzyılda etkisini gösterir. Türklerin İslamiyet’i kabulü ile Arap ve İran edebiyatının ilk ürünleri de verilmeye başlanmıştır. İslâmî konular işlenmiş, nazım şekilleri alınmış, Eski Türk Edebiyatı’nın kaynaklarından yararlanılmıştır. Yalnız bunlar alındığı şekliyle kalmamış geliştirilmiştir ve kendi edebiyatımız oluşturulmuş hatta en üst seviyeye çıkarılmıştır.


Necla Pekolcay, edebiyat tedkikleri üzerinde ve tasaffuvun etkisi üzerinde önemle durmuştur. Bunun sebebi her şeyden önce bir edebiyat eserinin tarafsız olarak; bilgi, kültür, anlam ilişkisi içerisinde incelenmesinin gerekliliğidir. Edebiyat eserini inceleme, dönemine göre düşünme esasını gerektirir. Dönemin siyasi olayları, dini inançları, ananeleri, kullanılan deyim ve atasözleri bu incelemenin içinde yer alır. Öyle ki dini inançtan dolayı İslâmiyet’e ait olan ayet ve hadisler edebiyat eserlerinde önemli bir yer edinmiştir. Ayet ve hadislerin tek tek sınıflandırılması, açıklanması eseri incelemede başarılı bir yol kat etmemize yardımcı olacaktır.


Tetkikte edebi metnin şekil ve türünü belirlemek; sanatçının bu metni hangi amaçla yazdığını tespit etmek; sanatçının karakteri ve çevresi bizim için önemlidir. Eserin hangi toplumda, hangi dönemde, hangi edebiyat dalında verildiği göz önünde bulundurulmalıdır.


İslâmî Türk Edebiyatı’na ait metinler sınıflandırılacak olursak “İslâmiyet’in kabul dönemi –ki bunu ilk dönem olarak adlandırabiliriz- , Tasavvuf etkisindeki dönem ve son dönem olarak üç ana başlık sayabiliriz.


1. İslâmiyet’i Kabul Dönemi(İlk Dönem): Bu dönemde Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesi ve yeni bir dine mensup olmasından dolayı öğretici nitelikte metinler kaleme alınmıştır. Malzemenin en çeşitlilik gösterdiği dönemdir. Destan döneminin etkisi, halkın örf ve adetleri, hikâyeler, efsaneler, sihir, tılsım vb. malzemeler ilk dönem metinlerinde yerini almıştır. Bunun yanı sıra İslâmiyet’in kabulünden dolayı İslâmiyet’i tanıtıcı metinler, ayet ve hadisler, Arap ve İran tarihinde ün salmış kişiler, darb-ı meseller de ele alınmıştır.


İslâmiyet’in etkisinden dolayı ayet ve hadislere bolce yer verilmiştir. Bunun için ayet ve hadislerin fişlenerek sınıflandırılması, meallerine yer verilmesi, açıklanması gerekir.


Bu döneme ait önemli eserlerden ilki Kutadgu Bilig’dir. Siyasetnâme özelliği taşımasına rağmen, öğretici mahiyette ele alınmış ahlak ve öğüt kitabıdır. Yine bu döneme ait Atabetül’l-Hakayık adlı eserde tevhid, na‘t bölümlerine yer verilmiş, ayet ve hadislerden yararlanılmıştır.


2. Tasavvuf Etkisindeki Dönem: Bu dönemde tasavvufî konular ağırlıklı olarak yer almıştır. Bundan dolayıdır ki tasavvufî remizler ve etkisini gösterdiği Divan remizleri önemlidir. Ayet ve hadislerden yola çıkarak maddi yani dünyevî meselelere yönelinmiştir.


3. Son Dönem: Birinci ve ikinci dönem esasları üçüncü dönemde de geçerlidir. Yalnız gidişat farklıdır. İkinci dönemin tam tersine bir yol izlenmiş ve dünyadan ahiret’e gidiş yolu belirlenmiştir.


Necla Pekolcay, “İslâmî Türk Edebiyatı Tedkik ve Metodlarının Genel Esasları ve Mazmun Anahtarları” eserinde mazmuna nasıl ulaşılacağını, bunun yöntemlerini ele almıştır. Remiz ile mazmunun ayırımını yapmaya ve remiz ile mazmunun konularını vermeye çalışmıştır. Tasavvuf cereyanın yeri ve önemi üzerinde durmuş, İslâmî Türk edebiyatının tedkik metodlarının tatbik alanlarını vermiştir.


II. A) İslâmî Türk Edebiyatı Tedkik Metodlarının Tadbik Alanları:


İslâmî Türk Edebiyatı’na ait bir metnin önce tetkik çerçevesini oluşturmak gerekir. Bunun için de eserin hangi coğrafyada, hangi tarih döneminde, hangi sosyolojik durumlarda ele alındığı tespit edilmelidir. Şair ya da yazarın tabiatı metni yönlendirir.


Devirlerin şartlarına, şair ve yazarların tabiatına göre bazen eserde coğrafya, bazen tarih, bazen din, bazen de sosyolojik olaylar ön plana geçer. Örneğin Divan Edebiyatı’nda Fuzuli lirizm yönü ağır basan, aşk, ayrılık gibi konuları işlerken, Nedim dünya zevklerini ön planda tutmuş; Nâbî ahlak ve hikmet konusunu, Nesîmî tasavvufî konular işlemiştir.


Klâsik divân tertibinde tevhid, münacat, na‘t türünde verilmiş şiirler tasavvufî divânların dışında zaman zaman azalmış, daha sonraları bu tür şiirlere çok az rastlanacak şekilde yer verilmiştir. Hatta Nedîm ve Bâkî divânlarında tevhid, münacat gibi dinî şiirler yer almamıştır. Nef‘î’nin şiirlerinde dönemi tenkit etmesi, Mehmed Âkif Ersoy’un şiirlerinde dünya meseleleri üzerinde dururken ayet ve hadislerden yararlanması, Mevlâna’nın yine ayet ve hadislerden yararlanması buna örnek teşkil eder.


II. B) Tasavvufun İslâmî Türk Edebiyatı Metinlerindeki Yeri:


Tasavvuf, kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (c.c) sevgisi ile bağlamak, tarikat ehli olmak anlamlarına gelir. Bu çerçevede geçmişten günümüze kadar birçok tarikat kurulmuş, hatta günümüzde de değişik sürümleri ile kurulmaya devam etmektedir. Kurulan bu tarikatlar, kendilerini ve tarikat kurallarını halka tanıtmak için eserler vermiştir. Kaleme alınan eserlerin ana kaynağı Kur‘ân-ı Kerîm’dir.


Tasavvufta, ele alınan birçok konu değişik manalarda kullanılmış ve birçoğu remizler ile ifade edilmiştir. Remiz, aslen remz şeklindedir ve sözlükte işaret, işaretle anlatmak; ima; güç anlaşılır; gizli ve kapalı söyleme; sembol” anlamlarını taşır. İslâmî Türk Edebiyatı’nın ilkleri barındırmada rekor kıran ilk eseri Kutadgu Bilig remizlerle ifade edilmiştir. Dikkat edilecek olursa Kutadgu Bilig, bünyesinde ahlakî meseleleri barındırsa da tasavvufî bir eser değildir. O zaman, remizler mana bakımından zaman içinde değişikliklere uğramıştır, değişik manalarda kullanılmıştır diyebiliriz.


Kutadgu Bilig remizlerle ifade edilmiştir. “Remiz”in “sembol” anlamı ön planda tutulduğu için Kutadgu Bilig’de yer alan remiz yani semboller, insanların karakteri üzerinden verilmiştir diyebiliriz. Kutadgu Bilig ve remizler aşağıdaki tabloda yer alır:





Kün Togdı (Hükümdar)
Adalet

Ay Toldı (Vezir)
Mutluluk

Ögdülmiş (Bilge)
Akıl

Odgurmış (Derviş)
Akıbet






Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk mesnevisinde yer alan remizler(semboller) ise şunlardır: Güzelliği temsil eden Hüsn(sevgili); sevgiyi temsil eden Aşk(âşık); sözü temsil eden Suhan(âşıklar arasında aracılık yapan ihtiyar); sevgililere kavuşmaları için yardım eden ve çabayı temsil eden Gayret (Âşık’ın lalası) gibi. Bu semboller insan karşılığı olarak kullanılmıştır.


Gülşehrî’nin Mantıku’t-Tayr mesnevisinde kuşlar, farklı karakterlere tekabül eden insanları sembolize etmiştir. Buradaki Hüdhüd kuşu şeyhi, diğer kuşlar da mürşidi temsil ederler.


Remizler çıkışı hakkında Necla Pekolcay’ın yabana atılmayacak derecede önemli görüşü vardır: “İslâm çerçevesindeki Tasavvuf cereyanının ilk döneminde halkı İslâm dinine celbedebilmek gayesiyle kurulmuş olan tarîkatlerin kullandıkları remizler bir yolda birleşmek için ortaya atılmış gibi görünmekle berâber, bunların daha sonraları, Tasavvuf cereyanına karşı çıkan fakîhlerden gizlenme vâsıtası olabildikleri düşünülebilir. Tarîkatlerin değişik inanç çerçevelerinde genişlemelerinden sonra ise, müteâkip dönemlerde daha çok mazmun adı ile anılan tasavvufî remizlerin, tarîkatlerin de birbirine karşı gizlilik içinde bulunma ihtiyacı ile, aynı mefhum karşılığında farklı mânalarda kullandıkları da mantıktan uzak görülmeyebilir.” (Pekolcay; 1999: s. 21) Tarîkatlerin birbirine karşı gizlilik içinde bulunma ihtiyacı hissetmesi bize tarikatların çeşitliliğin ve tasavvufun işlenişindeki değişik yöntemlerin olduğunu ifade eder. Tarikatların ve tasavvufun tetkikinde bilgi birikimine ihtiyaç vardır.


Zaman ve mekân içinde remizlerin şekil ve manasında değişiklikler olmuştur lakin bu değişiklikler bütün remizlerde görülmez. Bülbül’ün her zaman için inleyen bir âşık, tekke manasında meyhanenin kullanılması mana bakımından değişikliğe uğramadığının kanıtıdır. Bu tür remizler belli bir zaman sonra birçok yazar ve şair tarafından kalıplaşmış, herkes tarafından kolaylıkla bilinen mazmunlar olarak kabul görmeye başlamıştır.


Kur’ân-ı Kerîm’den, hadîs-i şerîflerden ve birkısım kelâm-ı kibârdan mazmunlar kullanmış olan Yunus Emre’nin “Şathîye” adlı şiirinde remiz ve mazmunun örneğini bolca görebiliriz. Hele ki bunları niçin kullandığını da yine onun şiirinde geçen “Münâfıklar elinden örttü ma'nâ yüzünü” dizesinden de kolayca anlayabiliriz.


Yunus Emre’nin şiirinden örnek:


“Çıktım erik dalına

Anda yedim üzümü

Bostan ıssı kakıdı

Der ne yersin kozumu”


Erik dalıyla kastedilen nefis ağacıdır. Bu daldaki üzüm, İlahi şaraptır. Bostan ıssı yani bostan sahibi ile mürşid-i kâmil kastedilmiştir. Kakıdı, sordu; koz, ceviz anlamındadır. Koz yani ceviz hakîkati temsil eder. “Erik, üzüm, koz(ceviz), bostan” kelimeleri remizdir. Mazmun ise rehbersiz kimselerdir.


Üç meyvenin bir dalda olmayacağı aşikârdır. Erik, üzüm ve ceviz; şerîat, tarîkat ve hakîkate işâret eder. Hepsinin ait oldukları yerler farklıdır. Bunlar, ait oldukları yerden ve ehlinden tahsîl edilmelidir. Yoksa boşa zahmet çekilmiş olunur.




Biz burada remizlerin sembol olarak kullanıldığı; bir veya birkaç kelime ile temsil edildiğini görüyoruz. Yine başka örneğine aynı şiirde tanık oluruz:


“İplik virdüm çulhaya

Sarup yumak itmemiş

Becid becid ısmarlar

Gelsün alsın bizini”


Çulha; el tezgâhında bez dokuyan kimse demektir. Biz; bez anlamındadır. Becid; cidd kökünden gelmesine rağmen acele anlamında kullanılmıştır. Becid becid ısmarlamak; şiirde acele acele (iş yapacak gibi) ısmarlamak anlamında kullanılmıştır.


İplik, nefsânî gıda; yumak -şekil itibari ile- cem hâli; çulha mürşid- ehliyetsiz mürşid- biz(bez) ise -dokunması, olgunlaşması bakımından- kemâl olarak ifade edilmiştir. Görüldüğü gibi “iplik, yumak, çulha, bez” kelimeleri sembolleştirilmiştir yani bu kelimeler birer remiz olarak kullanılmıştır. Bu dört remizin bir araya gelerek bir mazmun oluşturduğunu söyleyebiliriz. Mazmun; “dirayetsiz şeyh”tir. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, eksikli mürşid bir talibi(istekliyi) alıp da derviş yapamaz. Bu örtük anlamdaki müphem sözler, altında saklı anlamı anlama konusunda güçlü bir merak uyandırır ve araştırmaya sevk eder.


II. C) Devrin veya Devirlerin Siyasi ve İçtimai durumu İçinde Tasavvuf Cereyanının Yeri ve Önemi:


Bazı dönemlerde tasavvuf cereyanın ön plana çıkarken bazı dönemlerde ise arka planda kalmıştır. Karahanlılar, İslamiyet'i resmi dini olarak ilk kez kabul eden Türk devleti olduğu için ilk olarak Karahanlılar dönemine bakmak gerekir. Karahanlılar, Türk kültürü ile İslam değerlerinin sentezini yapmıştır. Henüz İslamiyet’in kabulü yeni olduğu ve kuralları tam olarak bilinmediği için tasavvuf bu dönemde yaygın olmamakla beraber yeni cereyan ettiğini söyleyebiliriz.


Karahanlılar döneminde tasavvufun aksine siyaset ön plandadır. Bunu da o dönemde verilen Kutadgu Bilig adlı eserden çıkartabiliriz.


Padişah, vezir ve devlet adamlarına yol gösterme amaçlı yazılan siyasetname, Kutadgu Bilig’de de hitap edilenler hükümdar ve vezir baştadır. Devletin düzenlenmesi, hükümdarın görevleri, devlet sırları, devlet işlerinin nasıl dağıtılacağı gibi konular ağırlıklı olarak işlenmiştir. Öğüt verilirken ayet ve hadislerden de yararlanılmıştır. Yalnız bunlara bakarak Kutadgu Bilig tamamen tasavvuf bir eserdir demek yanlış olur. Odgurmuş’un “Ey inanılır insan, bu dünya işini tamamen bırakmadıkça, insan ukba işini yapamaz.” sözüne karşılık Ögdülmiş’in uyarı mahiyetindeki “Dünya vasıtası ile ahiretin kazanılmalıdır.” sözleri üstün gelmektedir. O lüzumlu kişinin halktan ayrılıp, kendini soyutlaması ve sadece ahiretini kazanması için yani kendisi için çalışmasını hoş karşılamaz. Bu da inzivâya rağbet edilmediğinin göstergesidir.


Harezmşahlar döneminde ise tasavvuf, ön plana çıkmıştır. Bunun sebebi Türklerin İslâmiyet’i şeklen kabul etmiş olmalarına rağmen İslâmiyet’in gerektirdiği zaruretleri uygulamada eksiklik göstermeleridir. Bunun için bu dönemde mütefekkirler harekete geçmiş- ki bu harekete tasavvuf hareketidir-, İslâmiyet’i tam anlamıyla yaymaya çalışmışlardır. Bu dönemde önde gelen tarikatların birisi Yesevi tarikatı ve önde gelen isimlerden birisi Ahmet Yesevi’dir. Ahmet Yesevi, aruzla az şiir yazmış olsa da Hikmet türünde vermiş olduğu şiirler bizim için önemlidir.


Ahmet Yesevi ve diğer tarikatların bu yolu -tasavvufu eserlerinde kullanması- şekil ve mana yönünden hem kolay hem etkileyici olmasından, bir de İslâm’ın esaslarını daha kolay benimsetme istediğinden kaynaklanır. Unutmamak gerekir ki ilk dönemlerde şiir; etkileyici olması özelliğiyle sihir, büyü olarak nitelendirilmiştir.


İslâmî Türk Edebiyatı’nın çerçevesinde gelişen tasavvuf cereyanı ile ilgili malzemeler, siyasi ve içtimai eğilimler zaman içerisinde değişiklik göstermiştir. Bunlar mazmun anahtarlarıdır. Bunlar ilk başta telmih olarak kullanılmış, daha sonra mazmun olarak kullanılmıştır. Bu mazmunları Pekolcay, şu konular etrafında toplamıştır:


“Dünden bugüne kadar Arap, İran ve Türk Edebiyatlarında olumlu ve olumsuz yönleriyle bahsedilegelmiş şahıslar”, “Müslüman Türk toplumunda gerek halk, gerekse teşrifat ile ilgili örf ve âdetlere müteallik olanlar”, “İslâm öncesi ve sonrası halk inançları içinde yer alanlar”. (Pekolcay; 1999: s. 25)


Tasavvufî bir metni tetkik etmeden önce uygulanması gereken maddeler vardır:


· Tasavvuf hakkında bilgi edinmek


· Mutasavvıf hakkında bilgi edinmek, toplumdaki yerini tespit etmek


· Türk toplumunun örf ve âdetlerini geçmişten günümüze kadar tarihi seyirleri ile bilmek


· Tarihte tanınmış şahsiyetler ve bu şahsiyetlerin etrafında şekillenen efsaneler hakkında bilgi edinmek


· Eskilerin kabul ettikleri ilimlerin neler olduğunu öğrenmek (sihir, tılsım tencîm vb.)


· Deyimlerin, atasözlerin, darb-ı mesellerin, ayet ve hadislerin anlamlarını bilmek


· Bütün bunların tasavvufa ve esere nasıl yansıdığını tespit etmektir.


II. D) Remizlerin İslâmî Türk Edebiyatında Kullanılışları:


İslâmî Türk Edebiyatı’nda çok kullanılan remizler isimler, kahramanlar, Türklerdeki makam ve mevkiler, deyim ve kelimeler, efsaneler, eşya,(kadeh, bardak), yörelerimizde yetişen mahsullerdir.


II. D. a) İsimler: İsimler, bazen sadece telmih olarak bazen de mazmun olarak eserlerimizde işlenmiştir. Bunların bir kısmı Arap ve İran’dan geçtiği gibi Eski Türklerden gelen isimler de içlerinde yer alır. Arap ve İran’dan geçmesi coğrafî, tarihî ve dinî sebeplere bağlıdır.


Eski Türklerden gelen isimler destan kahramanları veya halka mal olmuş kahramanlardır.


İran’dan gelenler, İranlıların kahraman saydıkları kişilerdir. Bunların arasında Şehnâme’den de geçenler bulunmaktadır. Bazen bizim aleyhimizde olan kişiler de vardır ki Türk şairleri bunlardan olumsuz söz etmişlerdir. Bazıları da Arap asıllı yalnız İran’a mal olmuş kişilerdir.


Arap Edebiyatı’ndan gelenler, Arapların kahraman saydıkları kişilerdir. Bunların çoğu da İslâm kahramanlardır.


II. D. b) Deyimler ve Kelimeler: Deyim ve kelimeler örf ve âdetlere bağlı olarak şekillenmiştir. Yer yer deyimler, yaygınlaşıp herkes tarafından bilinmiş; yer yer de belirli yöreye has olarak kalmıştır. Şairler bunları şiirlerinde işlemişlerdir. Bunları anlamak için o dönemin örf ve âdetlerini çok iyi bilmek, dönemine göre düşünmek gerekir.


II. D. c) Efsâneler: Bazen Yunan efsanesinde geçen bazen de Türk halk efsanelerinde geçen kelimeler kâh yeni mefhumlar türetilerek kâh anlam genişlemesine uğratılarak kullanılmıştır.

II. D. d) Türklerin Makam ve Mevkileri: Eski dönemlerden itibaren kullanılmıştır. Bunlar makamlardan bahsetmek ya da makamların özelliklerini belirtmek için kullanılmıştır. Bu makam ve mevkiler karşımıza bazen telmih sanatı olarak bazen de mazmun olarak çıkmıştır.


II. D. e) Diğerleri: Geniş bir şekilde ele alınacak bu gruba eşyalar, yöresel mahsulleri dâhil edebiliriz. Bunlar teşbih sanatı ile ya da tasavvufî remizlerle eserlerimizde ele alınmıştır.


II. E) İslâmî Türk Edebiyatında En Çok Kullanılan Remizler:


Remizlerin kaynağı İslâmiyet’tir. Tasavvufî remizler ağırlıklı olarak kullanılmıştır. Anka, Simurg, Mansur, put, ay, ayine gibi tasavvufi mazmunlar ön plana çıkmıştır.


II. F) Divan Remizlerinin Orta Dönemde Şairlere Göre Kullanılışı ve Bunlardan Yapılan Mazmunlar:


İlk dönemde kullanılan bazı remizlerin zaman ilerledikçe mazmunlaştığı olmuştur. Orta dönemde de ilk dönemlerde olduğu gibi yine ayet ve hadisler, kaynağını Kur‘ân’dan alanlar olmuştur ancak tasavvuf çerçevesinde kullanılanlar fazladır.


XV. yüzyıldan itibaren karşımıza iki türlü mutasavvıf çıkmaktadır. Bunlar sadece mutasavvıf olanlar bir de hem mutasavvıf hem de Divan şairi olanlardır. Bu demek oluyor ki remiz ve mazmunlar da türlere ayrılmaktadır. Sadece şer‘i alanda kullanılan remiz ve mazmunlar, sadece Divan Edebiyatı’na mal olmuş remiz ve mazmunlar bir de hem Divan Edebiyatı’na mal olmuş hem de tasavvuf çerçevesinde kullanılan remiz ve mazmunlardır.


Bunlara örnek verecek olursak sadece tasavvuf alanında değerlendirilecek olan mutasavvıf olarak Eşrefoğlu Rumî, Âşık Paşa, Hamdullah Hamdi ve Nesimî’yi verebiliriz. Hem mutasavvıf hem de Divan şairi olarak da Şeyhî’yi, Ahmed-i Dâî’yi örnek gösterebiliriz.


XVI. yüzyılda remiz ve mazmunlar hayli fazlalaşmıştır. Yeni kurulan tarikatlar, Rum abdallarının etkisi olmuştur. Bu yüzyılda remiz ve mazmunlar halk edebiyatında da kullanılmıştır. XV. Yüzyıldan itibaren Divan Edebiyatı başlı başına bir ekol olarak gelişmiştir. XII. Ve XII. Yüzyıllarda Mevlâna’nın yanlış anlaşılma korkusu ile kullanmaktan çekindiği remiz ve mazmunlar XV. yüzyıldan itibaren rahatça kullanılmış hatta remizlerin hangi millete ait olduğu, nereden geldiği meselesi üzerinde durulmamıştır.


XVI. yüzyıla kadar daha çok etkilenme çerçevesinde geçen Divan Edebiyatı XVI. yüzyıldan itibaren yerli malzemeler kullanmıştır. Hem sünnî hem şiî topluluğa hitap edebilen üstatlar yetişmiştir ki bunlardan en önemlisi Fuzûlî’dir. Fuzûlî’nin Divân’ında hem şer‘i hem tasavvufî remizler yer aldığı gibi folklorik mazmunlara da rastlanmıştır. Dinî, örfî, tasavvufî mecazlar yer almıştır. XVI. yüzyıl geniş bir kültür birikimine sahiptir ki eserleri tetkik edebilmek için geniş bir bilgi, kültür yelpazesine sahip olmak gerekir. O halde bu yüzyılda özellikle Fuzûlî’nin taklit edilemeyen, orijinal, sadece izinden gidilebilen bir tarzı oluşmuştur.


XV. yüzyıldan itibaren gelişen ve XVI. yüzyılda zirvesine ulaşan edebiyatımız süslü yazılar vermeye başlamıştır. Bazı tarihçiler bunu Sebk-i Hindî’ye bağlarlar. Doğruluk payı olmasına rağmen tamamen bu tarza bağlamak hata olur. Çünkü o dönemde karşımızda kültür zenginliğine ulaşmış bir edebiyat vardı.


II. G) İslâmî Türk Edebiyatı’na Dâir Bir Eserde Müşterek Malzeme:


İslâmî Türk Edebiyatı’nın müşterek malzemeleri dört maddede toparlanmıştır:


· Âyet ve hadisler veya me‘âller

· Edebi sanatlar

· Edebi şekiller

· Edebi türler


Edebi tür ve şekiller asrın bedii zevkine göre şekillenir. Edebi şekillerin değişmesi uzun zaman alır. Divan Edebiyatı nazım şekillerinin yerine Tanzimat’la birlikte Batı nazım şekilleri gelmiştir.


En çok malzemeye kasidelerde rastlanmıştır. Özellikle kasidelerin nesib bölümünde tasvirler yer aldığı için süslü, sanatlı bir anlatıma sahip olmasından bolca sanatlara yer verilmiştir. Yine kasidelerin sevgiliye ithaf kaleme alınan beyitlerinde sanatları sıkça görebilir. Aklımıza “Bu bölümlerin sanatlı olması ile bu malzemelerin ve mazmunun ne ilgisi var?” gibi bir soru gelebilir. Kasidelerin nesib bölümleri tasvir olduğu için sanatlı; sanatın olduğu yerde mazmunun bulunma ihtimali çok yüksek olur.


Kudadgu Bilig’in nesib bölümünde dünyayı, süslenerek aldatıcı özelliğe sahip ihtiyar bir kadın olarak ifade etmiştir. Kasidelerin son kısımları yani dua bölümü İslâmî özellik taşır. Unutmamak gerekir ki âyetlerde de dünyanın aldatıcılığı geçer. Konu bütünlüğü bunlarla sağlanmıştır. Bu da bize âyetlerin eserler üzerindeki etkisini gösterir. Bunun için âyet ve hadislerin değerlendirilmesi gerekir.


Metot tespiti yaparken bir plan dâhilinde ağırlıklı gördüğümüz malzemeyi maddeleyip ardından sırasıyla âyet ve hadislerin miktarını konularını; maddî konuları, folklor malzemesini, bitki ve hayvan cinslerini sırasıyla fişlemek gerekir. Örneğin kuş çeşitleri, at, buzağı; çiçek çeşitlerinden gül, nergis, lale çokça kullanılmıştır. Gül deyince peygamberin yanağı akla gelmiş lakin daha sonraları beşeri sevgili için de kullanılmıştır.


II. H) Mazmun Anahtarlarının Beytin Temel Yapısını Nasıl Oluşturduğu:


Mazmunların hemen hepsi nazım şekilleri içine yerleştirilmiştir lakin bu nazım şekilleri gazel, kaside gibi çeşitlilik gösterir. İlk dönemde özellikle tasavvufî eserlerde mana ön planda olduğu için şekil elbise olarak kullanılmıştır. Bu da mazmun tasnifinde din ve tasavvufu ön plana çıkarmıştır.


Mazmunun anahtar kelimeleri üç veya dörttür ki bunlar konunun çatısını oluşturur. Bu üç veya dört kelime remiz (sembol) olabildiği gibi teşbih, telmih, istiare gibi sanatlardan da oluşabilir. Mazmunun olduğu yerde muhakkak bir edebi sanat vardır lakin her sanatın bulunduğu yerde mazmun bulunma şartı yoktur.


İlk zamanlarda remiz olarak kullanılan kalıplar belirli bir dönemden sonra mazmun olarak bazen de ya mazmun ya remiz olarak kullanılmıştır. Ancak remizden mazmuna geçişin tarihi net çizgilerle ayrılmamıştır.


Mazmunlar, şairin inançları doğrultusunda şekillenmiştir. Bu da Necla Pekolcay’ın iddiasını doğrulamaktadır: “Şu hâlde, tarîklerin tenkide uğraması ve birbirinden gizlenmesi ihtiyacı ile mazmunların meydana geldiği söylenebilir. Zîra, şer‘î esasların dışına çıkmış bulunan tarîkatlere, sonraki asırlarda da işâret edilmektedir.” (Pekolcay; 1999: s.36) Pekolcay, mazmunu “olay” olarak görür ve asırlar içerisinde tarihî seyri içinde incelemeye çalışır.


II. I) Remiz ve Mazmunlardaki Konular:


Remiz ve mazmunları ele alırken, ilk olarak eserin konusunu göz önünde bulundurulmalıdır. Tabiattaki tüm olayların birbiriyle bütün olduğu düşünülürse maddi ve manevi her şeyin zincirleme halinde birbiriyle desteklendiği söylenebilir. Lakin bu malzemeler esere rast gele yerleştirilmemiş; aksine konuya uygun olarak belirli bir düzen içinde yerleştirilmiştir.


İlk devir İslâmî metinlerde hem Halk hem Divan hem Tasavvuf Edebiyatı’nın konuları dâhilinde remizler bulunmaktadır. Bunlardan sadece birini tercih etmek yanlış olur. Burada remizlerin kullanım amaçları devreye girer. Konuya göre birini ağırlıklı olarak ön plana çıkarabiliriz.


Örneğin âb-ı âteş-pâre renk itibariyle şarabı hatırlatır. Kutadgu Bilig’de de şarap olarak ve topluma zarar vermesi yönünden ele alınmıştır. Âyet ve hadisten da yararlanılmıştır.


II. İ) İslâmî- Türk Edebiyatı’nda Folklor Malzemesinin Kullanılışı:


Halk Edebiyatı mahsulleri her milletin varlığı içinde ve her dönemde mevcuttur. Tarihçiler İslâmiyet öncesini çadır medeniyeti olarak adlandırırlar. Bu da yerleşik hayata geçmediklerinden kaynaklanır. Çadırdaki kilimler, halılar ve bunların motifleri; zamanın çoğunun at üzerinde geçmesinden dolayı at hem Türklerin yaşayışlarına hem de eserlere yansımıştır. Son dönemlerde de köy edebiyatı önem kazanmıştır. Devirlere ve devrin şartlarına göre folklorik malzemeler çeşitlilik göstermiştir.


Din ve dil kültürü iki önemli esastır. Dine ait ögeler, inançlar dile yansımış ve dilde halk deyimlerine yerleştirmiştir. Coğrafi şartlar kültürü şekillendirmiştir. Kurban olarak bazı kesimlerde “koç, düve, deve” kesilirken bunların bulunmadığı yerlerde de at kesilmiştir.


Şairlerden şiirleri ele alırken gördüklerinden yola çıkmışlar daha sonra inanç çevresinde şekillendirmişlerdir. Mevsimler, yöreye ait mahsuller ve malzemeler şiirlerde yer alır ki tetkik esnasında bizi yönlendirir. Coğrafî, tarihî, içtimâî şartları göz önünde bulundurarak araştırma yapılmalıdır.


II. J) Mazmun Anahtarlarının Tespitinde Dikkat Edilecek Hususlar


Mazmun’un anahtarları konunun esasını oluşturan kelimelerdir. Bunlar bazen eserin içinde sık sık tekrar edilir. Ayrıntılara yer veren kelime gruplarına rastlarız. XV. yüzyıldan itibaren örf ve âdetlere detaylı olarak XVI. yüzyıldan itibaren de mahallî âdetlere yer verilmiştir ki mazmun ararken bunları göz önünde bulundurulmalıdır.


Eserin hangi gelenekte yazıldığını belirlemek mazmunu bulmayı kolaylaştırır. İslâmî gelenekte yazılmış olan eserlerde âyet ve hadisler, meâller, tasavvufî remizler bizi mazmuna götürür. İslâmî gelenekte yazılan eserlerde VX. yüzyıldan itibaren ağırlıklı olarak bu unsurlara yer verilmiştir.


VXII. yüzyıldan sonra edebi sanatlar daha çok mahareti göstermek için kullanılmıştır. Şairlerin hayat çizgilerini değiştirecek ölçüde değişik yönler almıştır. Öyle ki şairler hayal bulmada, sanat yapmada birbiriyle yarışır hale gelmiştir. Özellikle Nâbî’den sonra büyük bir değişiklik arz etmiştir. Aşağıdaki örnekte olduğu gibi hem sanat hem de his ve mana ön plana çıkmıştır:


“Teâlallah zihî dîvan-tarâz-ı sûret ü mânâ

Ki cism-i lâfzile rûh-ı meâli eylemiş inşâ”

(Nâbî)


Teâlallah, Allah; zihî, güzel; dîvan-tarâz, âlemi süsleme; sûret, dıştan görülen şekil; mânâ, iç (bir şeyden anlaşılan); cism, varlık; lâfz, söz; inşâ, yaratma anlamındadır.


Günümüz Türkçesi ile şöyledir:


“Sûret ve mana âlemini süsleyici olan Allahü Teâlâ, lâfzın cismiyle ruhun meâlini inşâ etmiş, varlığı meydâna getirmiştir.”


Kün, "Ol" mânasında emirdir. Allah (c.c.) bir şeye “Kün” dese; o şey olur. Bu beyitte “kün” emri geçmese bile “lâfzın cismiyle” ifadesi ile bu emre atıfta bulunmuş, özünde bu emir kastedilmiştir. Allah’ın evreni yaratması ve nasıl yarattığı anlatılmıştır. Kainâtın yaratılışından sonra insan yaratılmıştır. Elest meclisinde ruhlar toplanmıştır. İnsanın önce dış yönünü yani vücudunu meydana getirmiş daha sonra da ruhları vücuda yerleştirmiştir. Biz insanları tanırken önce dış yönüyle tanıyıp daha sonra iç yönlerini tanırız. Bize kâinatın önce dış yönü görülür ve daha sonra iç yönü yani mana yönü görünür.


Bu beyit ve beytin manası bir de bunun dışında mazmun ile bağlarsak önce bir beyti dış yönüyle yani şekli, kelimeleri ile tanırız. Ardından kelime ve kelime gruplarını sınıflandırırız. Kelimeleri sözlük anlamının dışında yorumlanabilen şekliyle ele alırız. Remizleri, sanatları bulduktan sonra mazmuna ulaşabiliriz.


XVIII. yüzyılda da önemli bir isim Şeyh Galib’dir. Şiirlerinde renkli bir âlem çizer lakin içe dönüş vardır hem de hızlı bir şekilde. XVIII. yüzyılın sonu ile XIX. yüzyıl mazmunları toplumsal meselelere göre şekillenmiştir. Bu şekillenme, Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde olmasına ve bu dönemdeki insanların ruhsal yapısına bağlanabilir. Öyle ki toplumsal hayatı bir düzene sokmak istemişlerdir.

III. SONUÇ:


İslâmiyet’in kabulünden itibaren Arap ve İran Edebiyatlarından etkilenme olmuştur. Bunun tek sebebi din değildir. Coğrafi konum da bu etkilenmenin kilometre taşıdır. Etkilenmeler edebiyatımıza nazım şekilleri, nazım türleri, edebi sanatlar, remizler ve mazmunlar olarak yansımıştır. Şunu unutmamak gerekir ki etkilenme edebiyatımızda taklit seviyesinde değildir; aksine Arap ve İran Edebiyatlarından daha da gelişmiş bir edebiyatımız vardır.


Mazmunlar, kalıplaşmış ifadelerdir. Bazıları kolayca bulunabilirken (serv deyince sevgilinin boyu kastetmesi gibi) bazıları kültür ve bilgi birikimini gerektirir yani mazmunu bulmak kolay değildir. Mazmunlar, bir tarihten sonra remizlerden ayrılmıştır ancak bu ayrım net bir tarihle ifade edilememektedir. Hatta bazen remizler remiz veya mazmun adı altında da devam etmiştir. XV. yüzyılda mazmunlar zirveye ulaşmış; taklit edilemez, orijinal mazmunlar kullanılmaya başlanmıştır.


Remiz; net bir ifadeyle sembolün karşılığı olarak kullanılmıştır. Mazmunlar için net tanımlamalar yapılamamıştır. Necla Pekolcay, mazmunu olay olarak ifade eder. Mazmuna ulaşmada göz önünde bulundurulması gereken hususlar vardır. Bunlar:


· Eserlerin eksiksiz metni olması ve hatasız okunması

· Eserin nazım şekli ve türünün belirlenmesi

· Kelimelerin anlamlarının bulunması

· Kelimelerin sadece sözlük anlamında değerlendirilmemesi

· İslâmiyet etkisi altında yazılan eserlerde dinî unsurların göz önünde bulundurulması

· Tasavvuf ve mutasavvıflar hakkında geniş bir araştırma yapmak ve bunlar hakkında bilgi edinmek

· Âyet, hadis, meâllerin tespit edilmesi ve sınıflandırılması

· Deyim ve darb-ı mesellerin tespit edilmesi

· Derin bir kültür ve bilgi birikimine sahip olmak

· En önemlisi de dönemine göre düşünmektir.




KAYNAKÇA:


· AYVAZOĞLU, Beşir (1989), İslâm Estetiği ve İnsan, İstanbul.

· DEMİREL, Şener, Mazmun Üzerine Değerlendirme, turkoloji.cukurova.edu.tr

· NECDET, Ahmet, Divan Edebiyatı’nda Sanat Telakkisi, Bugünün Diliyle Divan Şiiri Antolojisi(2004), cilt-I, Adam Yayıncılık, İstanbul.

· PEKOLCAY, Neclâ (1999), İslâmi Türk Edebiyatı Tedkik Metodlarının Genel Esasları ve Mazmun Anahtarları

· SOLOK, Cevdet Kudret (1975), Divan Şiirine Uzaktan Merhaba, Türk Dili Dergisi, Sayı 290, Ankara.

· TARLAN, Ali Nihat, (1981), Edebiyat Meseleleri, Ötüken Neşr., İstanbul.

· TARLAN, Ali Nihat, (1985), Fuzûlî Dîvanı Şerhi, KB, Ankara.

· YAVUZ, Hilmi (1987) "Divan Şiiri, Simgeci Bir Şiir Mi?", Yazın Üzerine, Bağlam Yayınları, İstanbul.

AYŞE AKAY [/size3]

 (Oy Sayısı: 0)
 
Merhaba Ziyaretci, Sitemizden Daha İyi Yararlanmak İçin ÜYE OLMANIZ Gerekmetedir.

Benzer Konular :

  • Önemli Notlar-1-
  • TÜRK KÜLTÜRÜ, TÜRK DİLİ VE TÜRK EDEBİYATI ÜÇGENİ
  • EDEBİYAT ESKİR Mİ?
  • ŞİİRE GİRİŞ
  • Ayşe Akay İmza Günü A.K.M'de

  • Yazar: Ayse Akay, Yorumlar: 0, Görüntülenme: 1353 Yazdır

     
    Kullanıcı Adı: 

     Şifre: 



     
    Sitemizi Nasıl Buldunuz?

    Mükemmel
    Çok İyi
    İyi
    Vasat
    Beğenmedim
     

     
    Yazarlar 1- Ayse Akay (91)
    Konular Bir Saatte: 0
    Bugün: 0
    Bu Hafta: 0
    Bu Ay : 0
    Toplam : 91
    Yorumlar Bugün: 0
    Bu Hafta: 0
    Bu Ay: 0
    Toplam: 80
    Üyeler Bir Saatte: 0
    Bugün: 1
    Bu Ay : 46
    Toplam : 190
    Yasaklılar: 0
    Son Üye: UtereeThevy
     
     
    AyseAkay.Net bir Betik © projesidir. Tüm hakları saklıdır. İçerikleri izinsiz kopyalayıp başka platformlarda yayınlayan kişiler ve kurumlar hakkında gerekli yasal işlemler uygulanacaktır.