ANAHTAR KELİMELER: Ömer Seyfettin, hikâye, tarih, din.
Ömer Seyfettin, 1884’te Gönen kasabasında doğmuştur. Babası Ömer Şevki Bey, binbaşıdır. Dört yaşında mektebe başlamıştır. İyi bir eğitim gören Ömer Seyfettin, babasının asker olmasından dolayı kendisi de askerî eğitim almış ve orduya katılmıştır. Jandarma mektebinde muallimlik de yapmıştır. Askeriyenin içinde bulunması onun için büyük bir nimettir. Bu sayede Balkan kavimlerinin milliyetçilik düşüncesini ve bağımsızlık mücadelelerini yakından takip etmiştir. Azınlıkların ve düşman ülkelerin Türk üzerindeki etkisini ve Türklerin neler yaşadıklarını realiteye dayalı olarak hikâyelerine aktarmıştır. Mücadele, muhabere döneminde yaşananları, bunun yanında gelenek ve görenekleri, inancı, değerleri, ahlak kurallarını en iyi şekilde yansıtmıştır. Gözlemi kuvvetli olan Ömer Seyfettin, yaşadığı dönemi destansı bir şekilde aktarmıştır yazılarına ve Türk milliyetçiliğine büyük hizmet vermiştir. Genellikle idealize edilmiş kahramanlar sunmuştur bize. Türk askerine ümit, cesaret aşılamıştır.
Ömer Seyfettin, yazı hayatına şiirle başlamış ve ününü hikâyede kazanmıştır. Hikâyenin Maupassant (olay) tarzında akla gelen ilk isimdir. Hem bu yönüyle hem de tarihî hikâyeleriyle tarihe ve edebiyata ölümsüzlüğünü sunmuştur. Türk milliyetçiliğinde ve Türk dilinde birlik olmayı vurgulamış ve bunun için çaba sarf etmiştir. Vatan, dil onda ne kadar önemliyse din de o kadar önemlidir. Bu çalışmada dinî motifler yer almaktadır. Özellikle tarihî hikâyeler üzerinde çalışılmıştır. Amaç hem tarih içerisinde dinin önemini, etkisini, gelişimini görebilmek hem de geçmiş ile bu günü karşılaştırabilmektir.
İncelenen hikâyeler: Bir Çocuk: Aleko, Kütük, Ferman, Vire, Pembe İncili Kaftan, Forsa, Başını Vermeyen Şehit, Teselli, Büyücü, Yalnız Efe.
2 - DİNÎ MOTİFLER
I) BİR ÇOCUK: ALEKO
Çanakkale Savaş’ı esnasında azınlıkların -Rum, Yunan- ayaklandığı bilinmektedir. Çoğu köylerde evler kapanmış, ahırlar boşalmış ve hükümet muhabere olacağı için insanları geri çekmişti. Etraf at, araba, asker ve çadırlarla doluydu. Hristiyanlar, Anadolu’ya geçirilmişti. Ömer Seyfettin, “Bir Çocuk: Aleko” isimli hikâyesinde Küçük Ali adındaki kahramanın üzerinden yaşananları aktarır. Bu öyküde “içki, fenalık, iftira ve günah” motifleri yer almaktadır.
I.a) İçki:
Çanakkale Savaşı döneminde Küçük Ali adında on dört yaşlarındaki bir çocuk Gelibolu’da altı ay boyunca bir Rum fırıncının yanında çalışmaktadır. Azınlıkların İngilizlerle bir olduğu, Türkler sinsice düşmanlık ettiği dönemde ustasının da Anadolu’ya gönderilmesi üzerine Ali de yollara düşer ve ailesini aramaya başlar lakin ailesinden iz yoktur. Hava sıcak, yanında ne yiyecek, ne içecek vardır. Yolda Rum kafilesine rast gelir ve Papaz’a yaklaşarak su ister. Papaz, Ali’nin kendini Aleko adında Rum çocuğu olduğuna inandırınca suyu verir. Daha sonra Ali’yi yanlarına alır ve yola devem ederler. Papaz, Ali’yi kiliseye alma kararı verir. Kilisede her gün şarap içildiğini, hatta şarapsız yemek yenmediğini söyler ve Ali’den şarap içmesini ister. Ali istemez ancak Papaz ısrar eder. İçmese, ya açlıktan, ya susuzluktan, ya da onların zulmünden ölecektir lakin Ali, iyi bilir ki içkinin bir damlası bile haramdır. Aşağıdaki metinde bu açıkça görülür:
“ - Haydi iç.
- Alışmamışım.
- Artık alışırsın. Kilisede şarapsız yemek yenmez.
- …
Ali durakladı. Eline aldığı bardağın içindeki siyah suya baktı. Köydeki hocanın ramazan vaızlarında, ‘Bir damlası haramdır. İçen imânsız gider’ dediğini hatırladı. Ama… Hayır… O keyif için, günah için mi içecekti! Zorla… İçmese bunların arasında barınabilir miydi? Bardağı ağzına götürdü. Zehir gibi bir şey ağzını, boğazını yaktı…” (Seyfettin,2004: s. 18)
I.b) Münafıklık:
Münafıkların, hasedin, fitnenin, hıyanetin dinimizde yeri yoktur. Bunlarla ilgili bilgiler Müslümanlara çocukluk döneminden itibaren gerek aile içi gerek mektep eğitiminde verilir. Ayrıca vaazlarda da sık sık dile getirilir. Aşağıdaki örnekte de bu fenalıklar dile getirilmiştir:
“Her sabah kilisede Türklerin perişan olması için dua edilirdi. İhtiyar, genç; bütün köy halkının her sabah bu duaları can ü yürekten tekrarlayışları, sanki Ali’yi derin bir uykudan uyandırıyordu. Köydeki hocanın ‘Hristiyanlar da Allah’ın kuludur, onlara fenalık etmek, Müslümanlara fenalık etmekten daha günahtır’ diye vaaz ettiğini hatırlıyor, ‘Acaba yanlış mı aklımda kaldı?’ şüphesine düşüyordu.” (Seyfettin, 2004: s. 19)
I.c) İftira:
Papaz’ın “Büyük Yunan, Büyük Rumluk” emelini dinledikçe ve onların kendi ideaları için Türklere attığı iftiraları dinledikçe aklına İslamiyet’e dair unsurlar geliyordu. Ruhunda aksi bir tesir bırakıyor ve daha çok değerlerine sarılıyordu:
“Büyük Yunan, Büyük Rumluk” emelini dinledikçe, kalbi şişiyor, acı bir azap boğazına tıkanıyordu. İşittiği, duyduğu, anladığı her şey onda aksi bir tesir bırakıyordu. On dört yaşındaki cahil bir çocuk hayaliyle gözünün önüne köyünün camiini getiriyor, daima ahretten, Sırat köprüsünden, cennetten, cehennemden bahseden ihtiyar imamı, mihrabın yanındaki yeşil boyalı kürüyse çıkartıyor…” (Seyfettin, 2004: s. 21)
“Ali okunan iftiraları duydukça ‘Yalan, yalan!’ diye haykıracağı geliyordu. (Seyfettin, 2004: s. 27)
II) KÜTÜK
II. a) Tekbir ve Ezan:
Bir zafer kazanıldığında bu zafer büyük bir sevinçle kutlanılır. Müslümanların kutlamaları ise tekbir getirerek, namaz kılarak yapılır. Kütük hikâyesinde de tekbir, ezan motiflerine yer verilmiştir. Borsem dağları içinde Dregley Kalesi’ni Arslan Bey zapt etmek için askerleriyle Kaleyi kuşatır. Bilinen bir şey vardır ki bu kaleye bir tüfek bile atılmamıştır. Arslan Bey de bunun için bir kurşun atmadan kaleyi almak ister. Kaleyi top görüntüsü verdiği kütük sayesinde bir tek kurşun atmadan alır ve kazanılan zafer şükür babında aşağıdaki gibi kutlanır:
“… Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağrışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.” (Seyfettin, 2004: s. 53)
III) FERMAN
Tosun Paşa ve Tosun Paşa hakkında kendi eline verilen fermanın etrafında gelişen olaylara dayanan bir hikâyedir. Tosun Paşa tüm insanlar tarafından sevilmektedir. Tek başına yaptığı şeyler dillerde destandır. Yağmurlu bir günde Tosun Paşa’ya bir tuzak kurulur. Padişahın otağı önde giderken otakçıların yağmurda kendilerini kaybettiği ve otağının kurulmadığı söylenir. Tosun Paşa ya otağ-ı hümâyunun kaybolduğu söylenir. Sadrazam Tosun Paşa’nın eline bir ferman ve öpüp başına koyduğu kırmızı bir keseyi vererek Niş’teki Beye iletmesini ister. Olaylar Tosun Paşa’nın başını vermesine kadar devam eder. Bu hikâyede sünnet, dua, namaz ve itaat etme motiflerine yer verilmiştir:
III. a) Sünnet:
Ebu Hüreyre (r.a.)' den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!" (Riyazü's-Salihin, Nu: 707 ) Eve gelen misafire ikramda bulunmak sünnettir. Eğer yiyecek bir şey yoksa bile bir bardak su vermek icap eder.
Tosun Paşa emanetleri alarak kendisine verilen bir kır atla ile Niş’e doğru yol aldı. Niş’e yaklaştığında gün doğuncaya kadar kalmak için bir çifte saptı. Çiftin adamları Tosun Paşa’yı tanıdıkları için hürmetle kuleye çıkarırlar ve aşağıdaki metinde görüldüğü gibi sünneti yerine getirirler:
“Ne vakit olursa olsun, her gelen yolcuya yemek çıkarmak âdetti. Tosun Bey,
- Hiçbir şey istemem. Bana biraz ayran getirin, dedi.
Ve getirip bıraktıkları testiyi dikti…” (Seyfettin, 2004: s. 66)
III. b) Dua:
Dua, yüce Allah’a yönelerek dilemek, istemek gibi anlamlara gelir. Sıkıntıdan, korunmak ve sığınmak istediğinden, ihtiyaçlardan dolayı dua edilir. Duanın insanı ruhsal ve dolayısıyla bedensel olarak rahatlattığı iyi bilinir. Tosun Paşa da gördüğü rüyanın etkisinden kurtulmak, sıkıntısını gidermek için aşağıda olduğu gibi dua eder:
“… Sıçradı, uyandı. Hiçbir tehlike karşısında intizamını bozmayan kalbi şimdi hızlı hızlı çarpıyordu. Doğruldu: ‘Hayırdır inşallah…’ dedi. Oturdu. Bir şeyler okudu. Döndü. Üç defa sol tarafına tükürdü…” (Seyfettin, 2004: s. 66)
Tosun Paşa’nın başını verip, ruhunu Allah’a teslim etmesinden sonra ak sakallı Bey, Tosun Paşa için dua eder:
“Sırmalı resmî kavuğunu çıkararak başına mütevazı ibadet külâhını geçrimiş olan ak sakallı Bey, tenha odasında seccadesine oturmuş, boynu bükük ‘Yâsîn’ okurken, dışarıda mahzun ve belirsiz bir yağmur serpeliyor; iç avlunun siyah taşlarındaki taze ve sıcak kanlar üstüne, sahipleri görünmeyen Samimî gözyaşları gibi damlıyordu.” (Seyfettin, 2004: s. 74)
III. c) Namaz:
Namaz İslam’ın beş şartından biridir. İslam'da namaz Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e vahiy suretiyle anlatılmış, sınırları ve şekli belirlenmiş özel bir ibadettir. Müslümanlar ne normal zamanda ne savaşta asla beş vakit namazından birini bile bırakmamışlardır. Bazen insanlar şeytani duyguların esiri olarak namazlarını kazaya bırakır. Örneğin sabah uykusunu feda etmek bazen zor gelir. Dinimizde ise sabah namazını kılmak farz ve sevap olduğu gibi kıldıktan sonra yatmadan sabahı beklemek de hem sünnet hem sevaptır. İhtiyar Bey’in sabah namazını kılması ve ardından seher vaktinin keyfini çıkarması buna örnektir:
“ Bey, sabah namazını kılarak selâmlığa çıkmış, rahat rahat çubuğunu çekiyor, mahmurluk keyfini yetiştiriyordu.” (Seyfettin, 2004: s. 74)
III. d) İtaat Etme:
Büyüklere saygı göstermek hem dinimizde hem de etik kuralları içerisinde yer almaktadır. Saygı göstermek, büyüklerin sözüne itaat etmek insanlığı yücelten büyük şereflerden biridir. Öyle ki her ne olursa olsun, anaya babaya bile “Of!” çekmeyin denilir. Osmanlı askerleri orduya cihad anlayışıyla bağlanır. Devlet, onlar için ana, babadır. Vatan ise cennettir. Canını devlet uğruna vermeye adamışken padişahın sözünden çıkmak bir nevi isyan, alçaklık ve günahtır.
Tosun Paşa, fermanın kendisi için hazırlanmış olduğunu öğrenince bir an aklından oradan uzaklaşmayı geçirdi. Daha sonra devletten, padişahtan gördüğü lütufları düşündü. Sonra babasının eski emektarı olan Salih Ağa’nın verdiği nasihati işitti birden. Devlete, padişaha karşı gelemezdi. Ona karşı gelmek günahtı; ahrette çekeceği büyük bir azaptı. Hatta Tosun Paşa, İhtiyarın Bey’in fermanı yerine getiremeyeceğini söyleyince ona bu yaptığının yanlış olduğunu anlatmış ve kendi başını kestirmeyi istemiştir. Aşağıdaki örneklerde bu açıkça görülmektedir:
“ …İstanbul’dan çıkarken veda için elini öpmeye gittiği zaman, bu ihtiyarın verdiği nasihati işitir gibi oldu: ‘Padişahın emrinden dışarı çıkma. Canını istese ver. Düşünme. Dünyada olmasa bile ahirette mükâfatını görürsün…’ Ve maziyi hatırlamaya devam edemedi. Ansızın bozulan bir saat gibi, sanki dimağı durdu. Yalnız kulağından Salih Ağa’nın sesi çıkmıyordu: ‘Padişahın emrinden dışarı çıkma…’
Halbuki… Halbuki… O, işte padişahın emrinden dışarı çıkıyor, hattâ isyana hazırlanıyordu. Bu büyük ve şenî günahıyapmış gibi kalbinde heyecan ve nedametle karışık zehirli bir sızı duydu. Canını padişah ve devlet uğrunda vermeye ahdetmemiş miydi? O halde bu canı kimden, nereye ve niçin kaçıracaktı? Artık, birdenbire kuvvetlenmiş iradesinin hükmüne tâbi demir elleriyle tuttuğu bu kırmızı keseyi kaldırdı. Dudaklarına dokundurdu. Sonra başına götürdü.” (Seyfettin, 2004: s. 70-71)
“- Ben senin başını kesmem, Tosun Bey. Şimdi affını yazacağım. Çifte tatar çıkaracağım. İstirhamım kabul olunmazsa kendi başımın kesilmesini isteyeceğim.
- Hayır, Bey! Hayır… Padişahın emrinden dışarı çıkma. Beni kes… Kestikten sonra istirham et. Padişahım, kendi emri yerine geldikten sonra ben kulunu affetsin…
- Vallahi seni kesemem…
- …
- Yeni uyanmış erkek bir arslan sükûnetiyle gülümseyen Tosun Beyin parlak çehresi birdenbire karardı. Gür kaşları çatıldı. Şahin bakışlı iri elâ gözleri açıldı. Nefret ve hiddetle kılıcını çekti:
- Padişahımın emrini yapmayan asilerin başını ben keserim! Diye kükreyerek ve zayıf kalpli, zayıf ve itaatsiz ihtiyarın üzerine yürüdü…” (Seyfettin, 2004: s. 73-74)
IV) VİRE
Vire, bir kalenin anlaşma yapılarak teslimi demektir. Vire hikâyesi, bir kalede ve Barhan Bey’in etrafında şekillenir. Goça taraflarını alan ve bir kalede üç aylık erzaklarıyla askeri destek bekleyen yüz elli asker vardır. Bu asker sayısı on altı bin kişilik Türk ordusundan geriye kalandır. Kış yakındır lakin gelecek Türk ordusunun bu yaz içinde bu kaleye ulaşması imkânsızdır. Türk askerinin hiçbir zaman için düşmana teslim olmadığı bilinmektedir. İşte bu öyküde Türk askerinin Allah’ın büyüklüğüne inanması ve sığınmasına, tevekkül etmesine yer verilmiştir. İlk motifimiz tevekküldür.
IV. a) Tevekkül:
Tevekkül, işi Allah’a bırakıp kadere râzı olmadır. Şöyle bir gerçek var ki tevekkül etmek için insanoğlunun önce elinden geleni yapması daha sonra işi Allah’a bırakması gerekir. Aksi taktirde hiçbir şey yapmadan işini Allah’a bırakma yanlış bir düşüncedir ki dinimizde de böyle bir düşünceye yer yoktur. Tevekkülün anlamını iyi bilen Mahmut Ağa’nın düşüncesi buna örnektir:
“ Mademki padişah henüz Rumeli’ye geçmemişti. Artık bu yaz büyük ordu gelmeyecek demekti. Kırk senedir düşman karşısında saç, sakal ağartan Mahmut Ağa, çok itimat ettiği genç kumandanını yine biraz toy buluyordu. ‘Tevekkül’ ile iş bitmezdi…” (Seyfettin, 2004: s. 78)
IV. b) Allah Kerîm:
Kerîm, kerem sahibi demektir. Ulu, büyük anlamlarına gelir. Allah kerîm; Allah büyüktür, Allah kerem sahibidir, Allah verir manasındadır.
Barhan Bey, çok zeki bir askerdir. Pek çok düşünen, hiç faka basmayan, akıllı cesurlardandır. Bu yüzdendir ki Allah’ın büyüklüğüne inanır ve ona sığınır. Vahim bir durumda bile panik yapmak yerine düşünmeyi tercih eder ve Allah kerîm diyerek Allah’a sığınır. Aşağıdaki metin buna örnektir:
“ Sipahi Mahmut tekrar sordu:
- Erzak bitince ne yapacağız?
- Allah kerim…
- Ama, kışın akın güç olur, beyim.
- Allah kerim…
- Nasıl?
- Meselâ bakarsın ki ganimet ayağımıza gelir.
- Ya ganimet gelmeden bir muhasaraya uğrarsak?
- Yine Allah kerim…
- …
- Böyle bekleyip durmaktan ne çıkar? Dedi.
- Barhan Bey güldü:
- Merak etme Mahmut Ağa, Allah kerim…
- Ama…
- Allah kerim, diyorum ya…
- …
- Şimdi ne yapacağız?
- Allah kerim… Acele yok. Düşüneceğiz.” (Seyfettin, 2004: s. 77- 78-79)
Yukarıdaki metindeki şahıs, boş oturup Allah’tan yardım bekleyen bir insan değildir. Düşünen hem de ciddi anlamda, hesaplı olarak düşünen bir insandır. Bu özelliğindendir ki büyük bir kurnazlıkla kaleyi önce düşmanlara teslim etmiş görünen lakin onlardan kaleyi, hatta birkaç yıllık erzak ve silah alan kurnaz, hesaplı, Allah’ın büyüklüğüne güvenen bir insandır.
V) PEMBE İNCİLİ KAFTAN
Osmanlının Akkoyunlu hanedanın enkazı üzerine saltanat kuran Şah İsmail’e göndermek üzere elçi aradığı dönemler. Öyle dönemler ki devletin şanına dokunacak hareketlere karşı koyacak, el etek öpmeyecek, boyun eğmeyecek, başını vermekten korkmayacak, hazır cevap, zeki bir adam bulmak zordur. Öte yandan Şah İsmail, gösterişe meraklı, Özbek padişahının kafatasıyla şarap içen bir gaddar, eşi görülmemiş bir zâlimdir. Zülkadriye hâkimi Alâüddevle’den kızını istemiş, alamayınca da esir aldığı oğlu ve iki torununu ateşte kızartıp kepap yaptırıp, etlerini de kuzu gibi yemiş vicdansızın biridir. İşte böyle Allah korkusu taşınmayan birinin karşısına çıkacak, zulmün önünü kesecek yürekli bir adam lazımdır. Şimdiye kadar boyun eğmeler, el etek öpmeler, riyakârlıklar olduğu için devlet işlerine hiç girmeyen, kimseden korkmayan, yürekli, dindar Muhsin Çelebi’de karar kılınır. Muhsin Çelebi elçi olmayı bir şartla kabul eder: Devletten ücret almamak, yani karşılıksız iş yapmak. Muhsin Çelebi’nin Şah İsmail’e aynı zamanda tüm insanlara verdiği dersle şekillenen hikâyede “kul, vicdan ve hayır” motiflerine yer verilecektir.
V. a) Kul:
Kul, Allah’ın emir ve yasaklarından sorumlu kişilerdir. İyi olanı yapmak, kötü olandan uzaklaşmakla yükümlüdür. Hepimiz, Allah için kuluz lakin çoğumuz kulluğun gerektirdiği görevleri yerine getiremiyoruz. Muhsin Çelebi gerçek bir kul olarak idealize edilmiş bir kahramandır. Araştıran, okuyan, ilimle ilgilenen, ibadetleri yerine getiren, el etek öpmekten uzak duran, haklının yanında olan, haksızı yargılayabilen, doğruları söylemekten çekinmeyen, hayırsever, yaptığı iyilikleri gizleyen, mazlumların yanında olan; din, millet aşkını kalbinde duyan mükemmel bir insan, hakiki bir kul örneğidir. Aşağıda verilen örnekler de bunu desteklemektedir:
“Muhsin Çelebi, çekinmeden, sıkılmadan, ezilip büzülmeden gayet tabiî bir hareketle kendine gösterilen şilteye oturdu. Sadrazam hâlâ ellerinde tuttuğu kıvrık kâğıtlara bakarak içinden, ‘Ne biçim adam? Acaba deli mi?! diyordu. Halbuki… Hayır. Bu çelebi gayet akıllı bir insandı. Merde nâmerde muhtaç olmayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca ormanının arkasında büyük mandıra ile büyük çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah etmezdi. Fukaraya, zayıflara gariplere bakar, sofrasında hiç misafir eksik olmazdı. Dindardı. Ama mutaassıp değildi. Din, millet, padişah aşkını kalbinde duyanlardandı. Devletin büyüklüğünü, kudsîliğini anlardı. Yegâne mefkûresi: ‘Allah’tan başka kimseye secde etmemek kula kul olmamak’tı. İlmi, kemâli herkesçe malumdu…” (Seyfettin, 2004: s. 112)
V. b) Vicdan:
İnsanın içindeki iyi ile kötüyü ayırdeden duygu; bir şeyi bir halde görme, kendinden geçme, duyma anlamlarına gelir. Çoğu zaman vicdanımızı hesaba çekeriz, sorularız onu. Bazen gururumuza yenik düşer, bazen de vicdanımızı dinleriz. Muhsin Çelebi bütün doğruları çekinmeden Sadrazamın yüzüne söyleyince Sadrazam, hiddetlenir. Çünkü o el etek öptürmeye, pohpohlanmaya alışmıştır. Vicdan, dinimizce insanı doğruya götüren bir yoldur. İşte bunun en güzel örneği Sadrazamın Muhsin Çelebi’ye tavrı üzerinde görülür:
“ Gözlerini daha beter süzdü. İçinden, ‘Şunun başını vurdursam…’ dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı. Ansızın vicdanının –neresi olduğunu bilinmeyen bir yerinden gelen- derin sesini işitti: ‘İşte, sen de tabasbus, riya, tekâpu yollarından yükselenler gibi serbest, düz bir lafı çekemiyorsun! Sen de karşında mert bir insan değil, ayaklarını yalayan bir köpek, zilletinin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun!’ Süzük gözlerini açtı…” (Seyfettin, 2004: s. 114)
Örnekte de görüldüğü gibi Sadrazamı durduran vicdanın sesidir. Onu doğru yola sevk eder. Nefsini vicdanı ile öldürür.
V. c) Hayır:
Hayr, kelimenin eski şeklidir. İyilik, hayırlı iş, yarar anlamına gelir. İnancımızda hayır işlemek büyük bir sevaptır lakin bu hayrı kimseye söylememek en hayırlı olanıdır. Hadis-i Şerife göre “Sağ elin verdiğini sol el bilmesin.” Muhsin Çelebi, hayırsever bir insandır. Açları doyurur, misafir ağırlar. Hiçbir zaman zenginliği ile övünmez. Tüm servetini devlet için harcayıp fakir bir hayat sürmeye başladığından itibaren de yaptığı fedakârlıkları kimseye anlatmamıştır. Hikâyede geçen bazı bölümler buna örnektir:
“Fukaraya, zayıflara gariplere bakar, sofrasında hiç misafir eksik olmazdı.” (Seyfettin, 2004: s. 112)
“… Muhsin Çelebi, yaptığı ile iftihar edecek kadar küçük ruhlu değildi… Meraklı İstanbul’da, hiç kimse, meşhur Pembe İncili Kaftanın ‘nerede, nasıl, niçin’ bırakıldığını öğrenemedi. Tebriz sarayındaki macera, tarihin karanlığına karıştı, sır oldu. Fakat eski zengin Muhsin Çelebi, bu kaftan için girdiği borçları verip çiftliğini, mandırasını, iratlarını rehinden kurtaramadı. Elçilikten yadigâr kalan atı ile murassâ takımını satıp Kuzguncuk’ta mini mini bir bahçe aldı. Onu ekip biçti. Çoluğunun çocuğunun ekmeğini çıkardı. Ölünceye kadar Üsküdar pazarında sebzevatçılık etti. Pek fakir, pek acı, pek mahrum bir hayat geçirdi. Ama yine de kimseye ne boyun eğdi, ne de bütün servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakârlığa dair gevezelikler yaparak boşu boşuna pohpohlandı!” (Seyfettin, 2004: s. 123)
VI) FORSA
Kara Memiş hikâyenin ana kahramanıdır. Zamanın en meşhur gemicilerindendir. Hızır Aleyhisselâmın gittiği diyarları dolaşmış, dilden dile dolanan bir Türk gemicisidir. Otuz yaşlarında iken Malta korsanlarının eline düşmüş, esir alınmıştır. Yirmi sene onların kadırgalarında kürek mahkûmu olarak kürek çekmiştir. Yirmi senesini iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış olarak ve kürek çekerek geçirmiştir. Tek üzüntüsü ibadetini gizli olarak yapması ve bunu yapmadan önce alınması gereken abdesti alamamasıdır. Lakin tüm yaşadıklarına rağmen haline her zaman şükreder, hayattan ümidini kesmezdi. Bu hikâyede yer alan motifler “abdest-namaz, şükür ve ümit”tir.
VI. a) Abdest:
Namaz, kuran vb ibadetleri yerine getirebilmek için bunlardan önce din icâbına göre el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve ayakları yıkama; başa, kulaklara ve boyna suyla mesh etmedir. Kara Memiş, beş vakit namazını gizli gizli edâ etmektedir. Tek tasası abdest alamamasıdır:
“Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi sene içinde birkaç defa halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Fakat onun çelikten daha sert adaleli bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için üzülürdü. Daima güneşin doğduğu tarafı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vaktini gizli gizli, işaretle edâ ederdi…” (Seyfettin, 2004: s. 125)
VI. b) Şükür:
Görülen iyiliğe karşı minnet etme anlamına gelir. İnancımız gereği kötü halimizde bile kötünün daha kötüsü vardır diyerek hayıflanmak yerine şükredilir. Kara Memiş’in yaşamı ve buna rağmen şükretmesi güzel bir örnektir:
“Elli yaşına gelince korsanlar onu ‘artık iyi kürek çekemez!’ diye çıkarıp bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On sene kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Allah’a şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Abdest alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı âyetlerle namaz kılıyor, dua edebiliyordu.” (Seyfettin, 2004: s. 125)
VI. c) Ümit:
Umut, ummadır. Elinde olmayan bir şeye ulaşma isteği, herhangi bir şey karşısında beklenti içerisinde olmadır. İnsanlar her zaman ümitleri ile yaşar. “Çıkmadık candan umut kesilmez.” sözü bunu açıkça ifade eder. Öyle ki Allah, umudunu yitirmiş, boş dolaşan, beklenti içerisinde olmayan insanları sevmez. Böyle insanlar ne bu dünya için ne de ahret için uğraşırlar. Ümidini kaybetmeden, hayata bağlı insanlar, her daim başarılı olurlar. Her ne durumda olunursa olunsun aşağıdaki örnekte olduğu gibi ümidi kaybetmemek gerekir:
“Bütün ümidi memleketine, Edremit’e kavuşmaktı. Otuz sene içinde hiçbir an ümidini kesmedi. ‘Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli yıl esirlikten sonra da memleketime kavuşacağıma öyle inanırım!’ derdi.” (Seyfettin, 2004: s. 125)
VII) BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
Türklerin hayallerini her zaman Kızılelma ülküsü süslemiştir. Kızılelma, Osmanlılarca Roma ve Viyana şehirleri için kullanılan sembolik addır. Zigetvar Kalesi sed gibi bu ülkünün yolunu kapatıyordu. Eğer burası da alınırsa Osmanlıların önünde kimse duramazdı. Kış şartlarından dolayı askerler bu kalenin alımını sonraya bırakıp Grijgal Hisarı’nda beklemekteydiler. Başlarında Kuru Kadı bulunmaktaydı. Kurban bayramından bir gün önce Grijgal Hisarı’nı, Zigetvar kumandanı Kıraçin ve askerleri sardı. Artık Türk askeri için Kurban Bayramı arife gününde başlamıştı. Yüz on dört kişiden ibaret olan Türk askerinin üzerine iki bin kişilik bir ordu gelmişti. Bunlar ile savaşı en çok isteyen Deli Mehmet ile Deli Hüsrev idi. Ama ne deli!.. Aklı kimsede bulunmayan iki deliydi. Uzaktaki Türk kulelerinden gelen yardım ile düşmanlar alt edilmişti. Burada Deli Mehmet şehitlik mertebesine ulaşmıştı. Deli Mehmet’in şehit olma esnasında başını bir düşman askerinin kesmesi ve alması, bunun üzerine Deli Mehmet’in koşarak başını askerden alması hem gören Kuru Kadı’yı hem de okuyanları dehşete düşürür. Daha sonra Zigetvar Kalesi alınarak Kızılelma’nın önündeki sed kaldırılır. Bu ülkü yolunda ve üç önemli şahsiyet etrafında gerçekleşen hikâyede “kurban, zikir, derviş, fanilik, yemin, dua, gaza, şehit, keramet, mezar” motifleri işlenmiştir.
VII. a) Kurban:
Arapça isim olan kurban, kurb kökünden gelir. Kurb, yakın olma anlamını taşır. Kurban, Allah’ın rızasını kazanmağa vesile olan şey anlamındadır. Yani Allah ile kul arasında yakınlaşmayı sağlar. Müslümanlar için kurban ve kurban bayramı çok önemlidir. Bundan dolayı kurbanlar ya bir yıl öncesinden alınır ve bakılır ya da birkaç gün öncesinden alınır ve hazırlanır. Grijgal palankasında da kurbanlar önceden hazırlanmıştır:
“İstanbul yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grijgal palangasının etrafında oturuyorlardı.” (Seyfettin, 2004: s. 132)
“…Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu başına dokunarak kızdırıyor, tos vuruyordu. Öbürleri, elleri silâhlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:
- Oynamayın şu hayvanla…”
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları. (Seyfettin, 2004: s. 134)
Örnekte görüldüğü gibi bu hayvanlar kurban bayramı için önceden hazırlanmıştır. Onlar Allah’a yakınlaşmak için vasıtadır ki bu yüzden onlara eziyet etmek, onları kızdırmak hoş değildir. Kurban bayramında dökülen kanlar, bizim ruhumuzu, insanlığımızı temizler ve yüceltir. Bundandır ki cihâd kurbana, cihâd günü kurban bayramına ve dökülen kanlar kurbanın kanına, şehitler de kurbana benzetilir. Aşağıdaki metin buna güzel bir örnektir:
“Çavuşa döndü:
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.” (Seyfettin, 2004: s. 136)
VII. b) Zikir:
Anma, anılma anlamına gelir. Aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm için de kullanılır. Allah’ı anma, Kur’ân okuma zikretmektir. Hikâyenin ana kahramanı Kuru Kadı, namaz kılan, sürekli zikreden biridir:
“… Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder, geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu…” (Seyfettin, 2004: s. 134)
VII. c) Derviş:
Allah için alçakgönüllülüğü ve yoksul hayatı seçen kişilerdir. Allah yolunda ilerler, tamamen dinine bağlanırlar. Sürekli ibadetle meşgul olurlar ve genellikle de zor durumda olan insanlara yardım ederler. Bu dünyanın geçici, hakiki dünyanın ahret olduğunu iyi bilirler. Bu hikâyede yer alan iki derviş bulunmaktadır. Bunlar Deli Mehmet ile Deli Hüsrev’dir. Dünyaya asla itibar etmez, sürekli din için savaşırlar. Aşağıdaki metin bunu açıkça ifade eder:
“ Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu. Palanganın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de ‘deli’ derlerdi: Deli Mehmet ve Deli Hüsrev… Serhat muhaberelerinde, hayale sığmayacak yararlıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizâma hiçbir kayda, hiçbir zapt ve rapta girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi.” (Seyfettin, 2004: s. 137)
VII. d) Fânîlik:
Fânî; ölümlü, geçici olan şeylerdir. İnancımızca bu dünya geçicidir. Bâkî dünya ise ahirettir. Bu yüzden dünya malına itibar edilmez. Bunun örneği hikâyede iki derviş üzerinden verilmiştir:
“Her zaferden sonra kumandanları onlara rütbe, hil’at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: ‘İstemeyiz, fânî vücuda kefen gerektir. Hil’at nâdanları sevindirir…’ derler. Hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükâfat, şâbaş kabul etmezlerdi.” (Seyfettin, 2004: s. 137)
VII. e) Yemin:
Verilen anttır. Genellikle Allah’ın adı verilerek yemin edilir. Dini inanç her ne olursa olsun –ister Müslüman, ister Hristiyan- yemin insanlar arasında önemli bir yer tutar. Çoğu zaman güven ve inanç bu yeminle sağlanır. Öyle ki normal hayatta bile “valla, billa, yemin olsun, yemin ederim” vb. ifadeleri sıklıkla kullanılır. Hatta inanılmayan ya da inanılması zor bir durumda “Yemin et!” denilir. Hikâyede de palangayı saran Zigetvar kumandanı Grijgal’in vire ile verilmesini istiyor ve kimseye zarar vermeyeceğine dair yemin eder:
“Palangayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin’di. Yanında iki bine yakın muharibi vardı. Grijgal’in ‘Vire’ ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil’e, Zebur’a yemin ediyor; çıkıp giderken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.” (Seyfettin, 2004: s. 137-138)
VII. f) Dua:
“Rahmetler saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icâb edilmedi?” der Mevlâna. Ferman hikâyesinde dua motifine yer verilmişti. Kısaca insanın ihtiyaçlarından dolayı Allah’tan bu ihtiyaçların ve sıkıntıların giderilmesi için dileme olduğunu söyleyebiliriz. Böyle hâllerde genellikle eller açık olarak yukarıya doğru kaldırılır ve dua edilir. Bu hikâyede Kuru Kadı’nın gaza öncesi ellerini yukarıya kaldırarak dua etmek istemesi buna örnektir:
“Kuru Kadı, ‘Yarabb-el-âlemin…’ diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı.” (Seyfettin, 2004: s. 139)
Tüm âlemin yaratıcısı olan Allah diyerek dua etmektedir. Allah’ın adını anarak edilen duaların kabulünün daha çabuk olduğuna inanılır ve öyle bilinir. Hele ki kutsal yerlerde –cami, Mekke, Medine, türbe- dua etmek tüm Müslüman âlemi için bulunmaz bir fırsattır. Bir insanın başka bir insan ya da toplum için habersizce dua etmesi temiz ağızdan yapılan dua diye nitelendirilir. Kutsal topraklarda, Hac esnasında hacılar başkaları adına dua eder. Aşağıdaki örnekte olduğu gibi onların dertlerine dermân olunmasını ister:
“Bâhasus yarın kurban bayramı… Fakat bakınız maksadım ne? Bugün Cuma hem de arife… Bugün hacılarımız Arafat’ta, diğer müminler camilerde bizim gibi gazilerin nusreti için dua etmekteler… Bunda şüphesi olan var mı?” (Seyfettin, 2004: s. 139-140)
Mezar ziyaretlerinde mezarın başında dualar edilir. Eğer ezbere sureler biliniyorsa okunulur. Kuru Kadı, Deli Mehmet’in mezarının başında ezberden Yasin suresini okur:
“Bu taze mezarın başına çöktü. Ezberden ‘Yasin’ okumaya başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanga kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil nurlarla tutuştuğunu görür…” (Seyfettin, 2004: s. 140)
Namaz, aklı başında olan her insana farzdır. Bu farzı yerine getirdikten sonra dualar edilir. Öyle vakitler vardır ki “Ne istersen iste geri çevrilmezsin.” denilir:
“- O hâlde münasip olan budur ki biz de namazlarımızı edâ edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua edelim. Birbirimizle helâlaşalım.” (Seyfettin, 2004: s. 140)
VII. g) Gaza:
Gaza, din uğruna yapılan savaşlardır. Bu savaşlar her şeyin üstünde tutulur. Bunun örneğini Ömer Seyfettin, bu hikâyesinde Deli Mehmet’in ağzından aktarır:
“Kuru Kadı, ‘Yarabb-el-âlemin…’ diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Pala bıyık, göz gözlü geniş beyaz çehresi, yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:
- Duayı bırak, efendi, -dedi-, gazâ duadan efdaldir. Gel… Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gazâ fırsatını kaçırmayalım.” (Seyfettin, 2004: s. 139)
VII. h) Şehit:
Din veya devlet gibi ulu ülkü uğrunda canını veren kişilere şehit denir. Bizim inancımıza göre şehitler hiçbir zaman ölmez. Sadece dünya değişikliği olur. Ahirette, dünyada nasıl canını verdilerse o hâlde kalır ve nurlandırılırlar. Sevdiği insanlara şefaatçi olurlar. Gittikleri makam yüce bir makamdır. Ömer Seyfettin’in kaleme aldığı “Başını Vermeyen Şehit” insanın duygularını hat safhaya çıkaran, yüce duygular taşıyan bir hikâyedir. Hele ki Deli Mehmet’in şehit düşmesi gözler önünden gitmeyen bir portredir:
“Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı… Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı… Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ileri fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş, kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda, bu kestiği baş elinde, yine siyah bir ifrit gibi şahlanan atına sıçradı. Kaçacaktı… Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki, sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağırıyor,
- Mehmet, Mehmet!.. Canını verdin!... Başını verme Mehmet!..
Bu nara o kadar müthiş, o kadar müessir, o kadar yanıktı ki. Kuru Kadı: ‘Vah, Deli Mehmet’miş!’ diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki… lâin hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden düştü. Deli Mehmet’in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu…” (Seyfettin, 2004: s. 141- 142)
Bu hâl şehitliğe, şehitlere özel bir hâldir ki herkese her şey nasip olmayacağı gibi herkese de bu hâller görünmez. Kuru Kadı’ya Deli Mehmet’in şehit olmasının nasip olması gibi mezarın içindeki hâlleri görmesi de nasip olmuştur:
“…Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı. Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet’in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melâike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı’nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.” (Seyfettin, 2004: s. 144)
VII. ı) Keramet:
Kelimenin kökü keremdir ve bağış anlamına gelir. Keramet, Allah’ın sevdiği kullarına bazı hâlleri bahşetmesidir. Bu hikâyede Deli Mehmet’in hem ölmeden önceki hâlleri hem öldükten sonraki hâlleri Deli Hüsrev’e ve Kuru Kadı’ya gösterilmiştir. Ancak kerametlerin herkese anlatılmaması gerekir. Aksi taktirde bu kerametlerin devam etmeyeceği, Allah’ın verdiği bu kereminden nasiplenemeyeceğine inanılır. Kuru Kadı gördüğü halleri içinde taşıyamamış “Mevlidi Şerif” lisanıyla uzun bir destan olarak yazmış ve bu destan dilden dile dolanmıştır. Bunun üzerine Deli Mehmet’in vaziyetini bir daha göremez olmuştur:
“…Fakat nasıl ‘deniz çanağa sığmaz’sa, onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmaya başladı. Hatta daha ileri gitti, çok iyi okuduğu ‘Mevlidi Şerif’ lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü.
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet’in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilâhi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten, içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsrev’e rast geldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı’nın arkasına dokundu.
- Ahmak, -dedi-, neye gördüğünü halka söyledin? Adam gördüğünü kale geçirirse kazandığı hâli kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şâhit olacaktın…” (Seyfettin, 2004: s. 146)
VII. i) Mezar:
Mezar, ölülerin gömüldüğü yerdir. Bir nevi ahirete açılan yeni evin kapısıdır. Mezar, bizde yeniden dirileceğimiz inancından gelen bir gelenektir. Mezarın hem Türk hem de İslam kültüründe mühim bir yeri vardır. Bunun içindir ki mezarın bakımına özen gösterilir. Mezarın başlarına kime ait olduğuna dair yazılı taşlar dikilir. Ölünün sahipleri gelsin ara sıra da olsa Kur’ân okusun, dua etsin diye. Eğer ölen kişi manevi açıdan yüksek bir kişiliğe sahipse mezarı türbe haline getirilir. Mezar başlarına ağaç dikildiği de olur. Deli Mehmet’in mezarı da Kuru Kadı tarafından özenle yapılmıştır. Hatta büyük bir taş yontturup başına diktirmiştir. Sık sık mezarının başına gider dualar okur hatta beş vakit namazını bile orada kılmak için uğraşır:
“Kuru Kadı palangada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet’in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimî ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ne murat etse, ona nail oluyordu.” (Seyfettin, 2004: s. 145)
VIII) TESELLİ
İran’ın başında vicdansız, acımasız İsmail Mirza bulunmaktadır. Osmanlı ise Turan savaşlarına aralıksız devam etmektedir. Mirza ile Erzurum kumandanı İskender Paşa mücadele vermektedir. İsmail Mirza hile ile girdiği Erciş’ten çıkarken çoluk çocuk, kadın, ihtiyar hepsini doğramıştır. Buna engel olmayı en çok da Erzurum kumandanı İskender Paşa istemektedir. Cezasını vermek için sabırsızlanır. Bir gün Mirza’nın kendini aldatmak için iki alayı görünce sabrını, aklını, kararını kaybederek büyük bir cesaret göstererek Mirza’nın üzerine yürür. Lakin unuttuğu bir şey vardır ki bu da en önemlisidir: Tedbir. İşte düşünmeden, önlemini almadan sabırsızca ama öfkeyle ordunun üzerine yürür. Altında on iki at ve ordudaki askerler ölmüştür. Bunun üzerine büyük bir pişmanlıkla padişahtan gelecek fermanı beklemeye başlar. Ölüm korkusu ve ölümü bekleyiş üzerine kurulmuş olan hikâyede “Azrail, ölüm, vasiyet, hak, namaz(ibadet)” gibi önemli motifler işlenmiştir.
VIII. a) Azrail:
Dört büyük melekten biridir. Can alma ile görevlendirilmiş ölüm meleğidir. Azrail, vakti geldiğinde görevini yerine getirir; kimin vadesi yetmişse onun canını alır. Bu ne bir saniye önce, ne de sonradır. İskender Paşa’nın ölümünün kesin geldiğine inandığı ve ölümünü beklediği anlarda Azrail’in geç kaldığını düşünür:
“… Mihanikî bir huzu ile ‘Salâtü selâm’ çekerek beklediği, geç kalan Azraildi. İşte tam otuz gün…” (Seyfettin, 2004: s. 150)
VIII. b) Ölüm:
Ölüm, her canlının başına gelecektir. Fani dünyadan baki âleme göç etmeye ölüm denir. Ölüm bitiş değil, aksine bir başlangıçtır. Yeni ve sonsuz bir hayatın başlangıcıdır. Kulun Allah ile vuslatıdır. Bu yüzdendir ki ölüm günde defalarca anılmalıdır. Her gün hatırlanmalı, her an zikredilmeli ve her an ölecekmişiz gibi ancak hayattan ümit ve bağlantı kesilmeden yaşanmalıdır. Ölüm, insanı korkutmamalı daha da cesur ve sağlam kılmalıdır. İskender Paşa’nın hayattan ümidini kesip de ölümü beklediği anlar; ölümün beklenmesine rağmen hayattan kopmanın o kadar da kolay olmadığının göstergesidir:
“…İskender Paşa galeyansız ibâdetine başlardı. Artık dünyaya dair hiçbir ümidi kalmamıştı. İstediği yalnız bir imân selâmetiydi. Vakıa korkak bir adam değildi. Ama muhakkak bir ölümü her gün, her saat, her dakika, hatta her saniye beklemek… onun cesaretini kırmış, sinirlerini yıpratmıştı…” (Seyfettin, 2004: s. 150)
VIII. c) Vasiyet:
Bir kimsenin öldükten sonra kendisi için yapılmasını istediği şeydir. Ölmeden önce bazen sözlü olarak ifade edilir bazen de yazılı olarak belirtilir. Ölünün yakınları tarafından bu vasiyet gerçekleştirilmeye çalışılır. İskender Paşa da ölmeden önce kâhyası Fâzıl’ı yanına çağırır ve vasiyet eder. Vasiyeti ölümden sonrası için değildir; ölüm anı içindir. Vasiyeti aşağıdadır:
“ - Fâzıl!
- Efendim.
- Gel içeri.
Uzun, dar cübbeli, bodur üsküflü delikanlı girdi:
- Buyurunuz efendim?
- Fermanımızı getirenlerin buraya pek yaklaştıkları bana malum oldu. Sen hep yola bak. Bekle. Yolda atlıları görünce hemen gel, haber ver. Eğer uyuyorsam uyandır, abdest alayım. Namaza durayım. Ben tahiyatta otururken, cellât, aldığı emri yapsın. Hasekilere söyle. Vasiyetim budur. Ben hiçbirini görmeyeyim. Anladın mı oğlum?” (Seyfettin, 2004: s. 155- 156)
VIII. d) Hak:
Doğruluk, pay, bir insana ait bir şey anlamlarına gelir. Allah, herkese hem maddi hem manevi olanaklar vermiş. Bazı insanlar kendilerinde olanla yetinmek istemez ve daha fazlasını ister. Bu istediğin önüne geçemediği taktirde bir başkasında olana göz koyar hatta bazen bir başkasının hakkını alır ya da çalar. Bir kulun başka bir kul üzerinde muhakkak hakkı bulunur. Önemli olan doğruluktan ayrılmadan, bir başkasının hakkına girmeden yaşabilmektir. Bu, çok ince bir çizgidir; mücadele ister. Allah, “Kul hakkıyla gelmeyin.” der. Tüm günahlar affolsa bile kul hakkı, kul affetmedikçe affolmaz. Bu yüzdendir ki hayattayken kullar birbirleriyle helalleşir. Kâhya, İskender Paşa ile ölmeden önce helalleşmek ister:
“ - Bana hakkınızı helâl ediniz efendim.
- Helâl olsun oğlum, inşallah muradına erersin. Sakın bana laf söyletme…” (Seyfettin, 2004: s. 157)
VIII. e) Namaz:
İmandan sonra en önemli şeydir namaz. Nefis, bir günün beş vaktinde secdeye varılarak temizlenir. Namaz kılmak farz olduğu için namazı korumak ve bozmamak gerekir. Eğer mecburi hâller olursa – hastalık vb.- selâm vererek namaz sonlandırılmalıdır. İskender Paşa da canını Allah’a namaz kılarken teslim etmek ister. Fermancılar geldiğinde başının namaz kılma esnasında almasını diler. İşte İskender Paşa’nın son olduğuna inandığı namazı ve zor anları:
“…İçinden ‘Allah’la beraber olayım!’ –dedi-. Sureleri okuyor, rükûa, secdeye varıyordu. İki rekât kıldıktan sonra tekrar namaza durdu. Hem okuyor, hem istemeyerek nal sesleri, kılıç şakırtıları duyuyordu…
…Arkasındaki kapı açıldı. Vücudunu yakarak damarlarından hızla çekilen bütün kanlarının, tıkanmış göğsüne biriktirdiğini hissetti. Boğulacaktı. Nefes alamıyordu. Tahiyatta oturuyordu. ‘Eşhedü enlâ’ derken, dizinin üstünde taş kesilen sağ elinin şehadet parmağını kaldırmak istedi. Şuurunun son gayretini sarf etti. Kaldıramadı. Kuvveti yoktu. ‘Ettehiyât’ın aşağısını okuyamadı. Çeneleri kitlendi. Gözleri kararıyordu. Beklediği soğuk teması ensesinde şiddetle duydu. Kalbi durdu. Hatta titreyemedi. Fakat… Hani? Tekrar çarpmaya başlayan kalbiyle zehirli bir ateş bütün vücuduna yayıldı. Her tarafı yanıyordu. Düşecekti. Düşmeden en son bir gayretle selâm verdi:
- Esselâmü aleyküm ve rahmetullah…” (Seyfettin, 2004: s. 1157- 158)
IX) BÜYÜCÜ
Büyük Salâhaddin ve ordusu Kudüs, Şam vb. Avrupalıların haksız yere benimsedikleri kasabalar üzerine cihâd ederler ve halkı düşmanın zulmünden kurtarırlar. Şam’da Büyük Salâhaddin’e halktan bir şikâyet gelir. Şehirde Büyücü Doğan diye biri vardır ama halk Doğan’ın yüzünü bir kez bile görmemiştir. Hiç dışarı çıkmaz. Evinin ihtiyaçlarını hizmetçisi karşılar. Halk Doğan’ın yaşadığını ara sıra evden çıkan gürültülerden anlar. Doğan, ömrünü kitapların üzerinde geçirmiş, iyi bir medrese eğitimi görmüştür. Kimya ilmiyle uğraşır. Evde deneyler yapar. Yeri sallayan gürültü, patlamalar çıkar. Halk, bunun ne olduğunu çok merak eder, meraklarını gideremedikleri için de büyü yaptığını söylerler. Doğan, padişah tarafından başka bir yere gitmesi için evden çıkarılınca halk, Doğan’ın yüzünü görür ve rahatlar. Doğan kendi halindedir, kimseyle uğraşmaz. Tek uğraşı ilimdir. Bir gün ortaya Akkâ kalesinin alımında çarelerin tükendiği anda ortaya çıkar. Bu hikâyede “cihad, adalet ve ecr” motiflerine yer verilmiştir.
IX. a) Cihâd:
Din uğruna yapılan savaşlarda birinci planda din, ikinci planda Müslüman halk olmuştur. Zulme uğrayan halkın refahı sağlanmaya çalışılmıştır. İslam’ın yüzü böyle güldürülmüştür. Bu hikâyede bu anlayış aşağıdaki metinde olduğu gibi çok açık ve güzel bir şekilde ifade edilmiştir:
“Yayından çıkmış bir alev ok şiddetiyle yabancı Avrupalıların haksız yere benimsedikleri kasabalar üzerine atılıyor, müthiş nakkaplarıyla deldiği kaleleri hemen zaptediyordu. Kurtularak Sur Kalesi’ne kapağı atan halk düşmanı mutaasıpların adedi Avrupa’dan gelen imdatlarla çoğalıyor, milyonlara varıyordu. Ama artık İslâmın yüzü gülmüştü. Yıllarca süren zulümlerin intikamı alınacaktı. Şam, her gün yeni bir fetih haberiyle seviniyor, camiler şenleniyor, Allah’a şükretmeye koşan halkı mâbetler almıyordu…” (Seyfettin, 2004: s. 161)
IX. b) Adalet:
Doğruluk, haklılık anlamına gelir. Her adil insan adaletlidir. Allah korkusunu içinde taşır ve bu korku haksızlık yapmasına engel olur. Ferruhşah, Büyücü Doğan hakkında öne sürülen iddiaların ne derecede doğru olduğunu araştırır. Ülküsü hak ve adalet olan Ferruhşah, haklıyı ve haksızı ayırt eder. Doğruları amcasına anlatır. İşte Ferruşah’ın adaletli olduğunu gözler önüne süren metin:
“Baalbek Emîri Ferruhşah, vakıa amcası kadar müthiş bir kahraman değildi. Ama, amcasından daha âdildi. Şairlere birçok kasideler yazdıracak derecede şeci, cömert, kerim bir zattı. Mefkûresi hakla adaletti.” (Seyfettin, 2004: s. 164)
IX. c) Ecr:
Ecr, ahirete ait mükâfattır. Yapılan hizmet karşılığı ödüllendirme anlamına gelirken; ahiret için sevap anlamını taşır. İhtiyar Büyücü Doğan’ın yaptığı büyük iyilik karşısında Salâhaddin, Doğan’ı ödüllendirmek ister. Doğan’a sunduğu mükâfat büyüktür lakin Doğan bunların hiçbirini istemez. Çünkü dünya malında gözü yoktur. Mükâfatını Allah’tan ister:
“ –Doğan! Sana bin deve, yüz bin dinar, hem de bütün Kerk malikânelerini ihsan ettim. Daha ne istersen söyle… Emîrlik, hâkimlik, ne istersen… dedi.
- Ben bir şey istemem.
- …
- Hizmetin büyüktür! Sen burçları yakmasaydın, Akkâ mutaassıpların eline düşecekti. Akkâ düşünce, biz İslâmlar, Suriye’de tutunamayacaktık. Kudüs’ü bile bırakıp çöle çekilmeye mecbur olacaktık. Sen hepimizi bu âkıbetten kurtardın. Yalnız bizi değil belki bütün İslâm’ı kurtardın. Bu mükâfata lâyıksın. Kabul et!...
İhtiyar, kafasını yukarı kaldırdı:
- Ben bu hizmeti hasbeten-lillâh yaptım. Ecrimi ancak Allah’tan isterim! dedi.” (Seyfettin, 2004: s. 72)
X) YALNIZ EFE
Kumdere Köyünün en keskin nişancısı ile ayı avına giden şahıs arasında geçen konuşmaya dayanır. Nişancının, köyün yabancısı olan şahsa daha önce bu dağlarda Yalnız Efe’nin dolaştığını söylemesi ve anlattığı ona ait efsane hikâyenin özünü oluşturur.
Yalnız Efe, kadın kahramandır. On altı yaşındayken babası öldürülür. Babasının katillerini bilir, niçin öldürüldüğünü de. Her gün zaptiye mülâzımına gelir, babasını vuranları tutuklamasını ister. Zaptiye mülâzımı umursamaz. Bunun üzerine Yörük kızı, zaptiye mülâzımına kendisini vuracağını söyler. Bunun üzerine öfkelenen zaptiye mülâzımı kızı döver ve kovar. Yörük’ün kızı, bir süre ortalarda gözükmez. Kendini yetiştirir. Bir gün mülâzımı öldürür. Ardından babasının katilini ve daha sonra da babasını öldürteni öldürür. Köyde herkes ondan korkmaya başlar. Kimse bir başkasına kötülük edemez. Zenginlere haber salar, fakirlere yardım ettirirmiş. Bu sırada Rum eşkıyası türer ve dağlara gelir. Devlet, bu eşkıyaların tutulması için asker gönderir. Eşkıyaları bulamayan askerler, Yalnız Efe’nin namını duyar ve onu yakalamaya çalışır. İşte o gün Yalnız Efe sır olur, bir daha gözükmez. Bu kadın kahraman üzerinden “ahlak, nur” motifi işlenmiştir.
X.a) Ahlak:
Ahlak, insandaki ruhî ve fikrî güzel hâllerdir. Yalnız Efe, kahraman olarak özellikle kadından seçilmiştir. Erkeğe ait bazı özellikler kadına yüklenmiştir ki bundaki sebep kadının mücadeleci olması, kimseye muhtaç olmadan yaşanması istenmesindendir. Ahlaki yönü özellikle vurgulanmıştır. Aynı zamanda adil, mazlumun yanında, zalimin karşısında olan, dindar bir insandır. Allah’tan korkan dini bir bütün bir insandır. Aşağıdaki metinde buna genişçe yer verilmiştir:
“…Tam on beş sene Yalnız Efe’nin yüzünü kadınlardan başka kimse göremez. Dağda erkeğe rast geldi mi, uzaktan: ‘Gözlerini yum!’ diye bağırırmış, sonra yanına gelirmiş… Gözünü açmayan erkeğe: ‘Size zulüm eden kim? Rüşvet alan memurunuz var mı? diye sorarmış. Onun korkusundan kazada kimse kötülük yapamazmış. Zenginlere kadınlarla haber gönderir: Filân fakire yardım ediniz. Filân öksüzü evlendiriniz. Filân köprüyü yapınız. Filân köye bir mektep kurunuz.’ Gibi emirler verirmiş. Hem çok sofuymuş. Benim teyzem bir gün odundan gelirken onu görmüş. Anlatırdı: Başında yeşil bir namaz bezi sarılıymış. Arkasında erkek esvabı varmış, yamaçta namaz kılıyormuş, peri gibi güzelmiş…” (Seyfettin, 2004: s. 177)
“Yalnız Efe’den kimsenin şikâyeti yokmuş. Ne kimseyi dağa kaldırırmış, ne de fidye istermiş. İstediği hep fakirler, kimsesizler, dullar, öksüzler içinmiş. Camiine bakmayan köye haber gönderiri: ‘Gelecek ramazana kadar mescitleri tamir etmezlerse samanlıklarını yakarım.’ dermiş. Onun sayesinde camiler şenlenmiş, köylü zulümden kurtulmuş, öksüzlerin, yoksulların yüzü gülmüş…” (Seyfettin, 2004: s. 178)
X. b) Nur:
Nur, ışıktır. Aydınlık, parlaklıktır ve kutsaldır. Beyaz renk ile sembolleştirilmiştir; saflığı, temizliği, Allah’ın verdiği özel bir ışığı simgeler. Dinimizde genellikle ahlakı güzel insanların yüzünde, şehitlerin mezarında nur olduğuna inanılır. Peygamberimiz her zaman nur ile anılır. Burada da Yalnız Efe’nin sır olduğu günden itibaren kaybolduğu yere nur indiği söylenir:
“O vakitten beri Yalnız Efe’ye rast gelen yok. Yazın yamaçlarda hayvanlarını süren Yörük’ler buraya her gece nur inerken gördüklerini yemin ederek anlatırlar.” (Seyfettin, 2004: s. 179)
Hatta hikâyede geçen şahsın Yalnız Efe hakkında öne sürdüğü “Belki kendini aşağıya atmıştır.” ifadesi keskin nişancıyı hem kızdırır hem de nurun sebebini açıklamasına vesile olur:
“Yalnız Efe askerlerin eline düşmemek için buradan kendini aşağıya atmış olmalı…dedim.
-Hâşâ! Tövbe! –diye reddetti-. O Allah’tan korkardı. Dini bütündü.
-Ee, havaya uçmadı ya!
- Sırroldu!
Gülerek sordum:
İri elâ gözlerini kırptı. Delillerinden emin olan sade insanlara mahsus saf bir kanaatle:
- Ne bilmeyeceğim –dedi-, sırrolmasa buraya her gece nur iner mi?” (Seyfettin, 2004: s. 180)
Örnekte Yalnız Efe’nin sırrolması ile Hz. İsâ’nın semâya urûc etmesine telmih yapılmıştır. Bu da Yalnız Efe’nin dinî yönden ne kadar ulvî olduğunu göstermek için kullanılmıştır.
3 - SONUÇ
Ömer Seyfettin’in yaşadığı dönemler yaşanması zor dönemlerdir. Savaşlar, iç çekişmeler, bunalımlar yaşanmaktadır. Ömer Seyfettin kısa ömrüne rağmen çok büyük çaba sarf etmiş; gerçek bir yazar, gerçek bir aydın olmayı başarmıştır. Kalemini halkı aydınlatmak, halkı cesaretlendirmek, halkı ümitlendirmek için kullanmıştır. Vatan, dil, tarih, gelenek onun için çok önemlidir. Bunun yanında yukarıdaki metinlere dayanarak din de her Müslüman’da olduğu gibi onun için ayrıca önemlidir. “Namaz, dua, gaza, hak, fedakârlık, iyilik, ahlak, ümit” hikâyelerinde sıkça işlenmiştir.
KAYNAKÇA:
- DEVELİOĞLU Ferit, Osmanlıca- Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara, 2008.
- SEYFETTİN Ömer, Seçme Hikâyeler (I), Bilge Yayıncılık, İstanbul, 2004.
- BANARLI Nihad Sâmi, Resimli Türk Edebiyat Tarihi (II), MEB, İstanbul, 2001.
AYŞE AKAY
|