Türk Halk Edebiyatı hem nazım hem de nesir alanında gelişmiştir. Nazım anonim âşık ve tasavvuf olmak üzere üç alanda gelişmiştir. Anonim olan şiirlerin yazıya geçirilme evresi geç olduğu için âşıkların şiirleri daha çok rağbet görmüştür. Bu şiirlerde birçok motif işlenmiştir. Halk şiirinde sıkça karşılaştığımız motiflerden biri de saç motifidir. Saçın Türk kültüründe olduğu gibi halk şiirinde de önemli bir yeri vardır.
Saçmak eylemiyle bağlantılı olan saç; saçılan, öteye beriye dağılan kişinin başında biten tüyler topluluğu, baş kıllarıdır. Saç halk şiirinde zülüf, kâkül, tel gibi adlar altında da kullanılır. Şekli, rengi, kokusu vs. yönlerden birçok şiirimizde yer alır.
Saç kokusu itibariyle bazen güle, sümbüle, reyhana bazen de miske, anbere benzetilir. Saçın kokusu rüzgârda etrafa dağılır ve aşağı gelir. Aslında bu saç kokusu, aşığın sevgiliye duyduğu aşkın neticesidir.
Şiirlerde rengi itibariyle genellikle “kara saç” geçer. Kara saç, Türklerin başta gelen bir hususiyetidir. Siyah saç şiirlerde sırma, samur gibi kelimelerle birlikte kullanılır. Tabi bunu yanı sıra “kumral saç” ve az da olsa “sarı saç” geçer. Bu da halk şiirini, divan şiirinden ayıran belirgin bir özelliktir. Sevgilinin sarı saçı ya güneşe ya da altına benzetilir.
Saçın rengi ve kokusu kadar şekli de çok önemlidir. Dalgalı, kıvırcık, düz, dağınık, uzun gibi değişik saç şekilleri vardır. Bu saç şekilleri şiirde benzetmelerle kullanılır. Örneğin dalgalı saçlar, deniz ve ırmak dalgalarına benzetilir. Saçın dağılması buğdayın rüzgârında dalgalanmasına benzetilir. Saçın kıvrımı bir yılanı andırır ve şahmerana benzetilir. Kıvrımın ucu yani yuvarlak kısmı şekil yönünden aya benzetilir. Sevgilinin perişan, dağınık saçı aşığı perişan eder çünkü sevgilinin bu dağınık saçı aşığa bir tuzaktır. Onun gönlünü avlar. Bu perişan âşıklar sevgilinin saçını tarayarak kendi perişanlıklarını ortadan kaldırmak isterler. Saç, ne kadar dağınık olsa da sevgiliye ayrı bir güzellik katar ve aşığın aklını başından alır.
Şiirlerde uzun saç da çok kullanılır. Hatta saç uzunluğunun bir ölçüsü bile vardır. Saçların uzunluğu için kulağa, enseye, omuza, bele ve topuğa kadar uzanan saç gibi ölçüler kullanılır. Sevgilinin uzun saçı belini dolar ve aşığa rakip olur. Daha doğrusu aşık sevgilinin o belini dolayan o saçını rakip olarak görür.
Türk kültüründe önemli bir yeri olan saç, deyimlerde de çok kullanılır. Örneğin yaşlanmak anlamında “saçı başı ağarmak”,”saçları iki türlü olmak”;bir yakınını, sevdiğini kaybeden kişinin üzüntüsünden “saçını başını yolmak” deyimi kullanılır. Sevdiğini kaybeden, gurbet yollayan genç kızlar ya da kadınlar karalar bağlar. Saçını başını düzeltmek yerine saçını göstermez ve üzüntüyü, ölümü temsil eden kara yazmalar bağlarlar. Bunlar için de ‘karalar bağlamak’ deyimi kullanılır. Bu deyimler anlam yönünden halk şiirinde de çok geçer.
Bir yakınını kaybedenler üzüntüsünden ağlarlar. Aşığı da sevgilisinin de ölümü, zulüm gelir. Öyle ki toprağa karışan saçlar bile ağlar. Efkârı’nın şiirinde olduğu gibi:
“Yarab bu ne ölüm bu nasıl zulüm
Ah edip de ağır başlar ağlıyor
Çiçeği burnunda solan bir gülüm
Toprağa karışan saçlar ağlıyor”
(Bezirci, Özer, 2002: 229, 2/1)
Efkârı, burada sevgilisini kaybettiğini anlatıyor. Sevgilinin ölümü, Efkari’ye zulüm gelmiştir, acı gelmiştir. Ağlamayacak ağır başlar, ah edip ağlamaktadır. Kendisi sevgiliye daha yeni kavuşmuşken gül gibi solmuştu. Sevgilisinin de toprağa karışan saçları ağlamaktadır.
İnsan doğar, büyür ve ölür. Bu fani dünyanın kuralıdır. İnsan gençliğinde olsun yaşlılığında olsun her zaman saçına ayrı bir önem verir. Güzellik unsuru olan saç, yaş ilerledikçe bazı değişikliklere uğrar. Âşık Şerif’in dörtlüğünde olduğu gibi çoğu insan saçının değişiklilerle uğramasından yani saçının ağarmasından üzüntü duyar:
“Aman Allah ne büyükmüş suçlarım
Kırk yaşında hiç kalmadı dişlerim
Ağardı sakalım bütün saçlarım
Hayıf düştüm mahrum kaldım ağlarım”
(Bezirci, Özer, 2002: 260, 1/1)
Şairin kırk yaşında dişleri hiç kalmamıştır. Saçı, sakalı hep ağarmıştır. Bunu da suçlarında, günahlarında buluyor. Ne büyükmüş suçlarım ki Allah beni böyle yaptı, diyor. Kendisi zayıf düştüğü ve bu güzelliklerden mahrum kaldığı için ağlamaktadır. Dörtlükte yaşlılık dönemine girmiş bir insanın saçlarının ağarmasından dolayı üzüntü çekmesi anlatılmaktadır. Saç motifi, bu şiirde yaşlılığı dile getirmektedir.
Halk şiirinde “saçı Leylâ” terimi çok kullanılır. Leylâ’nın iki anlamı vardır: Birincisi kara rengi ve siyah olan gece, ikincisi Mecnûn’un sevgilisi olan Leylâ’dır. Saça önem veren ve şiirinde “saçı Leylâ” terimini kullananlardan birisi de Âşık Dertli’dir. Âşık Dertli ve şiirinde saç motifini işlediği dörtlüğü:
“Beni Mecnûn etti ol saçı Leylâ
Bana aşkı veren Hazret-i Mevlâ
Derdimend Dertliyâ durma kan ağla
Ey şâh-ı hûbânım sen safâ geldin”
(Bezirci, Özer, 2002: 169, 8/3)
Dertli, saçı Leylâ’ya benzeyen güzel yüzünden Mecnûn olduğunu ve bu aşkı kendisine verenin Allah olduğunu anlatıyor. Ey dert sahibi Dertli, diyerek kendisine sesleniyor. Sonra da sevgilisine seslenerek ey güzeller sultanım hoş geldin, diyor.
Şair, sevgilisinin saçının âşığı deli ettiğini ve çöllere düşen Mecnûn’a çevirdiğini anlatmaktadır. Şiirde saçaın âşığı ne kadar etkilediği vurgulanmaktadır.
Halk şiirinde saç rengi itibariyle güneşe benzetildiği gibi şekil yönünden de buluta benzetilir. Âşığın gönlü, gökyüzüdür. Sevgilinin saçı da bu gökyüzünü kaplayan buluttur. Yunus Emre de sevgilinin saçını buluta benzetenlerdendir:
“Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için
Yaşın yaşın ağlar mısın”
(Bezirci, Özer, 2002: 23, 1/4)
Halk şiirinde saç yerine kullanılan diğer adlar:
Kâkül:
Saçtan başka kâkül kelimesi de şiirlerde sıkça geçer. Kâkül sözcüğü Moğol dilinden Farsçaya geçmiş, oradan da Türkçeye aktarılmıştır. Kâkül alna dökülen saç, perçemdir. Önceleri atın alnına dökülen kıl, perçem olarak kullanılırken daha sonra anlam genişliğine uğrayarak sadece insan için kullanılmaya başlanmıştır. Alna dökülen, gerdanı örten kâkül sevgiliye ayrı bir renk, ayrı bir güzellik katar. Bu da âşığın dikkatini çeker.
Sevgilinin kâkülleri ak gerdanın üzerine dökülür ve âşığa tuzak kurar. Gönül çalan bu kâküller âşığı esir eder. Aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi güzellik unsuru olan kâkül sevgilinin vazgeçilmez unsurlarındandır:
“Bahçenizde bülbül öter
Âşık Hasan yanıp tüter
Siyah kâkül gerdan örter
Lebi Kevser bala benzer”
(Bezirci, Özer, 2002: 95, 3/5)
Âşık Hasan, sevgilinin bahçesinde öten bülbül seslerini duydukça yanmaktadır, acı çekmektedir. Sevgilisinin kâkülü gerdanını örter, Kevser dudakları da bala benzer. Dörtlükte sevgilinin kâkülünün rengi yani siyahlığı ve gerdanını örtmesi vurgulanmaktadır. Âşık Hasan gibi Kâtibi de kâkülün gerdana dökülüşünü şiirinde anlatmıştır:
“Elâ gözlü dilberlerin lezzeti
Şeker midir şerbet midir bal mıdır
Ne dökülmüş ak gerdanın üstüne
Kâkül müdür zülüf müdür tel midir”
(Bezirci, Özer, 2002: 99, 3/1)
Kâtibi, bu şiirinde sevgiliye soru sormaktadır. Elâ gözlü güzellerin lezzeti şeker midir, şerbet midir, bal mıdır? Niye bu kadar tatlıdır, diyor. Ak gerdanının üstüne dökülen nedir? Kâkül mü, zülüf mü yoksa tel mi diye soruyor. Burada sevgilinin kâkülünün ak gerdanının üstüne dökülmesi üzerinde duruyor.
Kâkülün renginin siyah oluşu şiirlerde çok geçer. Renginin çok koyu olduğu anlatılırken bazen de “mor” kelimesi kullanılır. Âşık Süleyman’ın aşağıdaki dörtlüğünde olduğu gibi:
“Kaşlar arasında altın pul asmış
On sekiz örgüyü bir ipe kasmış
Hamamdan mı çıkmış mor kâkül kesmiş
İpekli bürüğe girdi yürüdü”
(Bezirci, Özer, 2002: 258, 1/2)
Önceden kızlar alnına, kaşlarının arasına altın pul asarlarmış. Âşık Süleyman, sevdiğinin kaşlarının arasına altın pul astığını söylüyor. Saçlarını da örmüş ve bir ipe bağlamıştır. Hatta on sekiz örgü olduğunu da belirtmiştir. Sevgilisine hamamdan mı çıkmış, mor kâkül kesmiş diyerek saçlarının koyu yani siyah olduğunu vurguluyor. Sevgilisi ipekli örtüye bürünüp yürümüştür.
Bu dörtlükte de sevgilinin kâkülünün rengi anlatılmıştır. Sevgilinin kâkülleri âşığı kendisine esir eder, köle eder. Köleler eskiden genellikle esmer yani siyah tenli kişilerden oluşmaktaydı. Kölenin rengi ile sevgilinin siyah saçları birbiriyle ilişkilidir. Sevgilinin kâkülleri o kadar güzeldir, etkileyicidir ki âşığı bağlar ve esir eder. Aynen şu örnekte görüldüğü gibi:
“Akıbet bu dertler beni pir eder
Bağlar kâkülüne hem esir eder
Bir baksam yüzüne bin tektir eder
Sevmedim gücendi sevdim gücendi”
(Bezirci, Özer, 2002: 231, 1/2)
Ayaşlı Fahrî, çektiği dertlerin sonunda pir olacağını yani o kadar çok dert çektiğini anlatmaktadır. Üstelik kâkülüne bağlanmış, esir olmuştur. Sevgilinin yüzüne baksa yüzünü asar. Sevse gücenir, sevmese yine gücenir. Nazlı, çekilmez bir sevgili tasvir ediyor. Ancak şair, sevgilinin kâkülüne bağlandığı için ondan vazgeçmemektedir.
Dörtlükte sevgilinin kâkülünün ne kadar etkileyici olduğu anlatılmaktadır. Âşık, sevgiliden uzaklaşmak istese de sevgilinin kâkülü buna müsaade etmez çünkü kâkül, âşığı esir etmiştir. Kâkül, Âşık Hasan’ın “Dedim-dedi”li şiirinde de çok güzel bir şekilde ele alınmıştır:
“Dedim yanakların dedi gülümdür
Dedim kâkülün dedi sümbülümdür
Dedim garip Hasan dedi kulumdur
Dedim sarmaşalım dedi ki yok yok”
(Bezirci, Özer, 2002: 95, 1/4)
Âşık Hasan, sevgiliye yanaklarını sorduğunda sevgilisi gülümdür diye cevap verir. Kâkülünü sorduğunda sümbüldür, diyor. Kendisini sorduğunda da kulu olduğunu söylüyor. Sarmaşalım diye sevgiliye sesleniyor ama sevgili kabul etmiyor ve yok yok diye karşı çıkıyor. Görüldüğü gibi dörtlükte kâkül, renk ve şekil yönünden sümbüle benzetiliyor. Saçının kıvrımı ve koyu yani siyah oluşu sümbülü andırıyor.
Zülüf:
Halk şiirinde saç ve kâkül kelimesi kadar zülüf de geçer. Zülüf, Farsça kökenli bir sözcüktür. Saçın yanağına inen tutamına zülüf denir. Yanak üzerine dökülen zülüf, âşığı tuzağına düşürür ve kendisine bağlar.
Âşıklar sevgilinin saçına öyle bağlanmışlardır ki sevgilinin zülüflerini bir an görmeseler akıllarını yitirirler. Âşıktan ayrılan sevgililer de aşağıdaki örnekte olduğu gibi üzüntüsünden zülüflerini yolarlar:
“Kara gözlü yârım ben gider oldum
Sakınıp zülfünü yoldurmayı gör
Ağlama sevdiğim yine gelirim
Hasretle aklını aldırmayı gör”
(Bezirci, Özer, 2002: 92, 4/1)
Gevheri, kara gözlü sevdiğine sesleniyor. Gideceğini ve üzüntüsünden zülfünü yolmaktan sakınmasını söylüyor. Üçüncü mısrada sevgilisini teselli etmektedir. Ağlama sevdiğim yine gelirim yeter ki sen hasretle aklını yitirme, diyor.
Âşıklar, rüzgârın sevgilisinin saçını incitmesinden korkarlar. Yelin esmesiyle sevgilinin saçları dağılır. Sevgilinin saçlarını dağıtan, okşayan rüzgârı âşıklar rakip olarak görürler. Sevgilinin saçına dokunan yeller de “Ben sevgilinin saçına dokundum.” diye övünürler. Halk şiirinde âşıklar, çoğunlukla rüzgârın saça dokunmasından yakınmaktadırlar. Aşağıdaki örnekte de seher yeli, sevgilinin saçına değerek onu böler ve sarhoş bir hale getirir:
“Bir lâhza görmesem aklım alınır
Gören bendelerin bağrı delinir
Seher yeli eser zülfün bölünür
Bölünen zülfünün telleri sarhoş”
(Bezirci, Özer, 2002: 147, 1/2)
Âşık Siyahî de bu dörtlüğünde zülfün tellerinin sarhoş edici özelliği üzerinde durmuştur. Bu da saçın âşık üzerinde ne kadar etkili olduğunu gösterir. Sevgilinin zülfünden hiçbir âşık ayrılamaz:
“Zülfün kemendine bu gönlüm güzel
Düştü asla o tuzaktan ayrılmaz
Adım mest yazılmış levhime ezel
Tel veraktan yazı aktan ayrılmaz”
(Bezirci, Özer, 2002: 4/1)
Sevgili, âşığın boynuna ip takmaktadır. Bu ip, sevgilinin zülfüdür. Sevgilinin zülfü, saçının örgüsü ipe, düğüme benzetilir. Âşık böylesini dünyada görmemiş, bulmamıştır. Yalnızlık evinde bir kemer nasip olmamıştır. Nasip olup da öyle saçı çözememiştir. Şairin burada kasdettiği ev, kendi evidir. Çözemediği saç da eve getiremediği gelinin saçıdır. Evliliklerinin ilk günü gelinin saçını kocası çözer. Şairin burada vurguladığı bir gelin başı çözemediğidir. Türk kültüründe gelin başı çözmenin önemli bir yeri vardır.
Tel:
Halk şiirinde saç, zülüf, kâkül yerine bazen de tel karşımıza çıkar. Saçın teli, bir darağacına benzetilir. Bu darağacına ya âşık ya da âşığın gönlü asılır. Saçın bir teli için âşık gözünü kırpmadan canını verir. İşte tel üzerine söylenmiş bazı şiirler:
“Yıkılmış dilberin mâmur illeri
Susmuş bülbül söylemiyor dilleri
Dağılmış sümbülü solmuş gülleri
Yüzüne dökülmüş teller perişan”
(Bezirci, Özer, 2002: 96, 2/3)
Şenlik olan memlekette gönül alan güzel yıkılmış, bülbül gibi dilleri susmuştur. Gül gibi güzel yüzü solmuş, sümbül gibi saçları dağılmış, saçının telleri de perişan olup yüzüne dökülmüştür. Şair, sevgilinin saçlarını sümbüle benzetmiştir. Sevgilinin yüzüne dökülen saçlar, perişan haldedir. Saçlarının durumu üzerinde duruyor.
Halk şairlerinin çoğu sevgilinin saç telini kemere, ipe, darağacına benzetmişlerdir. Bu saç telinde âşıkların gönlü asılıdır. Bu benzetmeyi yapanlardan biri de Âşık Halil’dir:
“Nereden uğradım senin iline
Gider iken ağam doğru yoluma
Bend eyledin siyah zülfün teline
Asar gider misin kıyametdek”
(Bezirci, Özer, 2002: 93, 3/3)
Âşık Halil, kendi yolunda giderken sevgilinin memleketine uğramış ve siyah zülfünün teline bağlanmıştır. Nereden uğradım diyerek sevgiliye sesleniyor ve kıyamete kadar böyle asıp gidecek misin, diyor. Bu dörtlükte de zülfün telinin âşık üzerinde ne kadar etkili olduğu anlatılmaktadır. Saçın teli kemer gibi âşığı sarmıştır. Âşığı hiç bırakmayacaktır. Bu benzetmeyi yapan diğer bir âşık da Noksanî’dir:
“Âşık oldum cemaline gülüne
Al kınalar yakmış sedef eline
Bir gönül bağlıdır her bir teline
Henüz çağı on üç on dört yaşlımın”
(Bezirci, Özer, 2002: 193, 3/4)
Noksanî, sevgilinin gül yüzüne âşık olduğunu söylüyor ve sevgilisini tarif ediyor. Sevgilisi sedef (inci gibi) eline kırmızı kınalar yakmıştır. On üç on dört yaşlarında olmasına rağmen teline asılı birçok gönül vardır. Burada şair yaşın önemli olmadığını, saçın önemli olduğunu anlatıyor.
Sevgilinin yüzüne değen teller o kadar çoktur ki yanakları üzerinde iz bırakır. Erzurumlu Emrah’ın “Dedim-dedi”li şiirinde saç motifi:
“Dedim dilber didelerin ıslanmış
Dedi çok ağladım sel yaresidir
Dedim dilber yanakların dişlenmiş
Dedi zülfüm değdi tel yaresidir.
(Bezirci, Özer, 2002: 171, 3/1)
Şair, sevgilisine gözlerin ıslanmış dediğinde sevgilisi çok ağladığını, gözyaşının sel olduğunu ve bunun izinin yarası olduğunu söylemektedir. Yanakların dişlenmiş dediğinde yanağına zülfünün değdiğini ve saç telinin yarsı olduğunu söylemektedir. Saç teli yanak üzerine düşmekte ve iz bırakmaktadır.
Sonuç:
Halk şiirinde saç motifine bolca yer verilmiştir. İncelediğimiz dörtlüklerde güzellik unsuru olarak kullanılan saçın etkisi üzerinde durulmuştur. Sevgilin saçı âşığın gönlünü çalan bir tuzaktır. Mansur’un darağacına asılması gibi âşıklar da sevgilinin saç teline asılmışlardır. Şiirlerde görüldüğü gibi saç, benzetmeler yapılara anlatılmıştır. Bazen sümbüle bazen buluta bazen de darağacına benzetilmiştir.
Sevgilinin saçı âşık için çok değerlidir. Sevgilinin saçının bir teli için canını verirler. Saçını rüzgârdan bile kıskanan âşık, sevgilinin saçına şiirler yazmış, türküler yakmıştır. Halk da bu şiirleri benimsemiş, günümüze kadar getirmiştir.
Yunus Emre, Karacaoğlan, Erzurumlu Emrah, Ali İzzet Özkan gibi birçok halk şairimiz XII. Yüzyıldan XX. Yüzyıla kadar şiirlerinde saç motifini işlemiştir. Türk kültürünü yansıtan bu saç motifi eminim ki bundan sonraki asırlarda da işlenmeye devam edilecektir.
KAYNAKLAR
Asım Bezirci, Kemal Özer, Dünden Bugüne Türk Şiiri (Cilt I), Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2002.
E.Kemal Eyüpoğlu, Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler, Doğan Kardeş Matbaacılık, İstanbul, 1973
Sabahat Emre, Örneklerle Açıklamalı Deyimler Sözlüğü, Emir Yayınları, İstanbul, 1973, s. 236-237.
Ayşe AKAY[size=2]
|